» Makaleler

* Yrd. Doç. Dr. İhsan Sabri Balkaya

-Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi –

– ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 57, Cilt: XIX, Kasım 2003

 

Büyük Taarruz Öncesi İngiltere Nezdinde Barış Girişimleri ve Türk Bağımsızlık (ÖZET)  

 

Büyük taarruz öncesi başlatılan ve yaklaşık bir buçuk ay süren barış girişimleri; belki ikinci bir savaşı önleyememiş fakat barıştan yana bir politikanın temel ilke edinildiği, Türk bağımsızlık mücadelesinin hangi şartlarda ve nasıl yapıldığı açıkça Avrupa kamuoyuna duyurulmuştur. Ayrıca İngiltere hükümetinin Türk yurdunda işgali kolaylaştırıcı ve Yunanlıları haksız ve dayanıksız bir şekilde desteklediği de vurgulanmıştır.

Anahtar Kelimeler
Büyük Taarruz, Millî Mücadele, İngiltere, Avrupa, Türk Yurdu.

ABSTRACT

The peace undertakings about one and a half month commencing before the Great Attack, may not be prevented the second war but also it is frankly announced the conditions of Turkish independent struggle which has the principle of peaceful policy, to the European public opinion. in addition, it is stated that the British government did baseless and unjust supported the Greeks and facilitated the occupation of Turkish lands.

Key Words
Great Attack, National Struggle, Britain , Europe Turkish land.

Giriş

Türk Milleti'nin Mondros Mütarekesi İle başlayan çileli, ızdırap ve karanlık dolu günleri Sakarya Meydan Savaşı zaferi ile artık son bulma durumuna gelmişti. Yunan Ordusu yenilgiye uğratılmış ama asıl işi bitirici son darbe vurulmamıştı. 15 Mayıs 1919 günü başlayan Yunan işgalini hep desteklemiş olan İngiltere başta olmak üzere Fransızlar yine maşa olarak kullandıkları bu millete zaman kazandırmak için 22 /26 Mart 1922 tarihli barış teklifini yapmış bulunuyorlardı. Bu ve buna benzer teklifler genelde Sevr'in bazı değişikliklerinden ibaretti. Düşmanın zaman kazanma gerçeğini gören Mustafa Kemal, ordunun bir taraftan taarruz için hazırlıklarını başlatmayı uygun bulurken, diğer taraftan da barış girişimini başlatmayı uygun bulmuştu.

Özellikle Londra'ya göndermeyi düşündüğü kişi mevcut hükümetin iç işleri bakanı Ali Fethi (Okyar) olmuştur. Mustafa Kemal bu amaçla Ali Fethi yi yanına çağırarak taarruz için karar verdiğini söyler. Hazırlıklarını büyük bir gizlilik içerisinde sürdüreceğini, asıl endişesinin düşmanın kuşkulanmaması olduğunu söyleyen M. Kemal sözlerine şöyle devam eder: "İngilizlerle barışı bugünkü şartlarda aradığımız yolunda, yani Ankara’nın barış taraftarı olduğunun kanaatini verecek temaslar yapmanı, Eylül ayının ortalarına kadar İngilizlerin meşgul edilmesini istiyorum.Yusuf Kemal bey Paris'te temasta bulunurken sen de Londra'da temaslarda bulunursun ve gerekirse Paris ve Roma’ya giderek İngiltere 'yi kuşkulandır-mazsın"1. M. Kemal, Ali Fethi'nin gayesinin ise; Misak-ı Milli kararları üzerine barışın imzalanmasının mevcut şartlarda mümkün olup olmadığını memlekete, dünyaya ispatlamak olduğunu belirtmiştir M. Kemal, eğer barış olursa, amacına kan dökmeden ve zaman kaybetmeden ulaşacaklarını söyleyerek düşüncelerini açıklamaya şöyle devam etmiştir: "…Fakat karşımızdakiler bizi Sevr 'e yakın şartlarda masaya oturtmak istediklerini biliyorsun. Bunun için de bizi oyalayıp duruyorlar. Arzusunu, hasretini çektiğimiz barışın olabilmesi, Yunan Ordusu’nun yok olması ile mümkündür. Eylül ortalarına kadar (izcilikle İngiltere'nin müdahalesinden emin olmam şart. Bunu temin edebilecek misin?"2 demiş ve yakın dostundan bu konuda elinden geleni yapacağı sözünü aldıktan sonra.diğer teferruatları konuşmuşlardır.

M. Kemal, Türk Milleti'nin ve Onun gerçek Temsilcisi TBMM'nin asıl amacının kan dökmeden milli amaca ulaşmak olduğunu söyleyerek; yapılan bu görevlendirme ile hükümet üyelerinden fevkâlede saygın ve güven kazanmış, isabetli görüş ve kararları ile kendini kabul ettirmiş olan Ali Fethi'nin görüşme ve müzakerelerde anlaşma için tam bir yetkili kılındığını da özellikle belirtmiştir.3

Böylesine önemli bir vazife ile yetkili kılınan Ali Fethi Bey, sağlık sorunları nedeniyle Avrupa'ya gitmek için TBMM'den iki aylık izinli sayılması için müsaade istemiştir. Ali Fethi'nin dilekçesi 03-07-1922 günü mecliste yapılan toplantıda kabul edilmiştir.4 Görünürde sağlık nedenleri gerçekte ise çok özel amaç için alınan bu izinin hemen sonrasında Ali Fethi, Avrupa seyahati için hazırlıklara başlamış yol haritasını belirlemeye çalışmıştır.

1- Ali Fethi Beyin Türkiye'den Ayrılması, Roma Ve Paris Görüşmeleri

Ali Fethi'nin Avrupa seyahati için en uygun yol deniz yolu idi. Bu nedenle özellikle İtalyanlar'ın kontrolündeki Antalya limanından Tem-muz'un ilk haftası ayrılarak Roma'ya doğru hareket etmiştir.Roma!da oldukça sıcak karşılanan Ali Fethi; elindeki 22 Martl922 tarihli İngiliz ve Fransız ortak barış şartlarını içeren, aynı zamanda tamamlayıcı bilgileri de ihtiva eden dosyası ile İtalyan Dış İşler Bakanı Schanzer ile kolay bir şekilde görüşmüştür. İtalyanlar'ın Ankara'ya böylesine yakın ilgi göstermesinin sebebi herkesçe bilindiği gibi Ege ve Batı Anadolu'daki Yunan hakimiyetine dahası işgaline karşı olmaları ve buna da İngiltere ile Fransa'nın sebep olmalarıdır.

İtalyan bakan yapılan görüşmede Ali Fethi Beye şu çok önemli açıklamalarda bulunmuştur: "… Sizi tatmin edecek sulh için ne Paris , ne de bilhassa Londra'ya güvenmeyin zaman kazanıyorlar." 5 Bu sözler özellikle Mustafa Kemal başta olmak üzere diğer arkadaşlarının, Sakarya zaferinden sonra yapılan barış tekliflerine samimi olmadığı, bize karşı zaman kayıp ettirme amaçlı olduğu anlamındaki yaklaşım ve yorumlarını haklı çıkarmıştır. Sadece bu açıklama değil sonraki gelişmelerde Ankara 'yı haklı çıkaracaktır.

Ali fethi Bey Roma'daki görüşmelerini çok verimli bir şekilde tamamladıktan sonra 18 Temmuz 1922 günü Fransa'nın Marsilya liman şehrine varmıştır. Burada Fransa'nın barış konusunda ki göstermiş olduğu tavrı eleştiren şu ilk demeci vermiştir: “…Fransa'nın İzmit'e yapılan daveti henüz kabul etmemesine şaşıyorum.”6 Böylece bir önceki Roma durağından alınan bilgilerle de beslenen tavrımız, karşımızdakilerin barış yanlısı olmayan davranışlarına daha cesur bir şekilde eleştirme olarak ortaya çıkmıştır.

Marsilya'dan ayrılan Ali fethi Paris'e gitmiştir. 23 Temmuz 1922 günü Poincare ve Franklin Bouillon ile görüşmüştür.7 Bu görüşmenin ardından basına şu açıklamayı yapmıştır: "…zaferi kazanabiliriz, fakat kan dökmekten çekiniyoruz. "8 Bu ifadeler; bir taraftan Ankara 'nın kendinden ne kadar emin olduğunu göstermesi bakımından önemli olduğu kadar, barış yanlısı olmamızı Fransız kamuoyuna duyurması bakımından da oldukça önemli olmuştur.

Paris'teki görüşmelerin tamamlanması üzerine Paris temsilcimiz Ferit Bey ile görüşen Ali Fethi Bey, İngiliz Büyükelçiliği'ne onun aracılığı ile başvuruda bulunmuştur. Irak ve boğazlar sorunlarının çözümünde İngiliz Hükümetiyle anlaşmaya varmak için Londra'ya gitme izni istemiştir.9 Elçiliğin vermiş olduğu olumlu cevap üzerine Ali Fethi Bey Paris'ten ayrılarak Londra'ya gitmiştir.

2- Londra'da Yapılan Girişimler Ve İngiliz Kamuoyunun Oluşturulması

Mustafa Kemal'in olağan yetkilerle İngiltere'ye gönderdiği Ali Fethi 3 Ağustos 1922 günü Londra'ya varmıştır. Londra'da Savoy Hotel'e yerleşen temsilcimiz ilk açıklamasını The Times muhabirine yapmıştır.Yaptığı bu ilk açıklamada şunları söylemiştir: "…Seyahatim tamamen gayri resmidir. Bilhassa Çanakkale ve Trakya için tekliflerle geldim. Ümit ederim ki Türkiye ile Büyük Britanya arasında yeni bir uzlaşma ve iyi bir anlaşma siyaseti meydana gelebilecektir. İngiltere’nin bize karşı iyi niyetinin büyük değerini bilmekteyiz. Fakat ne yazık ki, şu anda İngiltere halkının büyük bir çoğunluğu İstiklal Mücadelemizin amacından haberdar değildir."10 Daha ilk günden amacımızın uzlaşma ve barış olduğunu belirten Ali Fethi bey, İngiliz halkının da aydınlatılması gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Sıra resmi başvuruya gelmişti. Bunun için İngiliz Dış İşleri Bakanlığı Protokol Dairesine müracaat ederek Llyod George ve Lord Curzon ile görüşmek için istekte bulunur. İlgili daire müracaatın Curzon'a iletileceğini ve cevabın otele bildirileceğini Ali Fethi'ye söyler.Ali Fethi beyde verilecek cevabı beklemeye başlar. Tabii bu bekleyiş oldukça uzun bir bekleyiş olacaktır.

Ali Fethi'nin Londra'ya geldiğinin ertesi 4 Ağustos 1922 günü İngiltere Başbakanı Lloyd George Avam Kamarasında bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında Lloyd George; Ankara Hükümeti'nin takip ettiği politikayı eleştirmiş, barış tekliflerini reddeden tarafın Türk tarafı olduğunu, Yunanlıların teklifleri kabul ettiğini belirterek suçlunun Ankara olduğunu ortaya koyarak her zamanki gibi tarafgirliğini açıkça sergilemekten çekinmemiştir. Konuşmasının içerisinde Ankara Hükümetinin girişimlerini zaaflıkla yorumladığı gibi, Türk Ordusunun da taarruz etmeyecek bir durumda olduğunu yorumlamaktan da uzak durmamıştır11. Bu konuşma üzerine Ali Fethi büyük bir olasılıkla Times'a gönderdiği makalesinde çok teferruatlı bir açıklama yapmıştır. Gayet iyi bir diplomatik dilin kullanıldığı açıklamasında Ali Fethi Ankara'nın haklılığını şöyle dile getiriyordu: "…Şunu ilave edeyim ki, Başvekilin konuşmasında, kendi politikasını doğru göstermeye yarayan vak’alar verilmiştir ki, bunlar bir çok yanlışlıklar ihtiva etmektedir. Başvekil demiştir ki:" Eğer Londra Konferansından sonra Sevr Muahedesine ithal edilen çok esaslı tadilat Ankara Hükümetince kabul edilmiş olsaydı, bunları Yunanistan'da kabul ederdi." Halbuki hadiseleri yakından takip edenler çok iyi bilmektedirler ki tarihi hakikat şöyledir:

1. Yunanlılar, Londra Konferansında öne sürülen teklifleri kabul etmemişler, İzmir ve Trakya için teklif edilen araştırma Komisyonunun kurulmasını katiyetle ret etmişlerdir .

2. Delegasyonumuz daha Ankara'ya dönmeden önce Yunan orduları ordumuza karşı taarruza geçmiştir. "12 Lloyd George'un bir başka dile getirdiği konu Dış İşleri Bakanımız Bekir Sami Beyin azledilişi olmuş ve bu tavır barış karşıtlığımız olarak yorumlanmıştır.Ali fethi cevap olarak; Bekir Sami'nin, Londra Konferansı teklifleri dolayısıyla değil ikili görüşmelerle imzaladığı özellikle Adana havalisi ile ilgili anlaşmalardan dolayı azledildiğini belirterek Başvekilin yanlış tefsirde bulunduğunu vurgulamıştır. Bir diğer gündeme getirilen konu Paris Konferansı esnasında teklif edilen Mütareke teklifinin reddi olmuştur.Bunun da gerçeği yansıtmadığını söyleyen Ali Fethi; sadece Yunanlılardan değil Anadolu'nun tamamının tahliyesini istediğimizi, Hıristiyan ahalinin endişelerini gidermek için müttefik zabitlerin kontrolünde yapılmasını teklif ettiğimizi söyleyerek kati bir reddin söz konusu olmadığını belirtmiştir13.Lloyd Gerge konuşmasının başka bir bölümünde Türklerin Hıristiyan halka özellikle Rumlara baskı ve zulüm yaptığını söylemiştir. Bu konu ile ilgili olarak Ali fethi şu tarihi hakikatları dile getirmiştir: "…Öfkesini sadece Türklere hasreden Başvekil, Amerikan misyonerlerinin Pontus bölgesindeki mezalim hakkındaki rapor üzerinde durmaktadır. Yunanlıların Trakya ile Anadolu'da yapmış oldukları mezalimi ise sessizce geçmekte, hatta bu sessizliği ile onları mazur bile görmektedir. Bu mezalim hakkında araştırmalar yapılmış ve bu konuda bilgi, İngiliz, Amerikan, Fransız, İtalyan ve diğer şahsiyetler tarafından imzalanan muhtelif raporlarda neşredilmiştir. Bunların başlıcaları şunlardır:

1- İzmir'deki Müttefikler Arası Araştırma Misyonunun Raporu(1919).

2- Beynelmilel Kızılhaç Delegesi Mr. Maurice Gheri'nin Raporu.

3-Anadolu Amerikan Yardım Heyetinin Üyesi, Miss Florence Billings’in Raporu.

4-Bir Fransız Mimar, Mr. Raymond Aine’nin Raporu.

5- Lord St. Davids'in raporu.

Başvekil bu raporlardan zerrece bahsetmemiştir. Ayrıca bu memlekette bunları tanıtmak için hiç bir propaganda yapılmamıştır…"^ Sözleri ile Başkanın ne kadar tarafgir olduğunu,gerçek mazlum ve haksızlığa uğrayan milletin Türk Milleti olduğunu ortaya koyan raporları İngiliz kamuoyunun vicdanına sunmuştur. Ali fethi devam eden yazısında özellikle barış ve barış yanlısı olup olmamakla ilgili bakış açımızı yansıtan ve İngiliz Hükümeti'nin takip ettiği politikanın nasıl yanlış, Yunan yanlısı olduğunu bir kez daha yineleyerek şu ifadelerle ortaya koymuştur:

"…Bizim sadece istediğimiz, bazı hususlarda müzakere hakkımızı muhafaza etmek idi ve bir anlaşmaya varmak, binnetice sulha varmak arzusuyla. Müttefiklerin temsilcileri ile bir ön konferans için buluşmamızı teklif ettik. Maalesef şu ana kadar bize hiç bir cevap verilmemiştir. Bu sessizliğe rağmen barış yolunu tıkamış olan müşkil ve engelleri ortadan kaldırmak için buraya gelmiş bulunmaktayım. Bu da adil ve devamlı bir barışın temini konusundaki samimi arzumuza delalet etmektedir. Korkarım ki bu tür beyanatların yapacağı tesir genel barış davasının ve zannedersem İngiltere'nin menfaatlerinin alevhinde olarak mevcut olan ihtilafı daha da büyütmek olmasın.

İtiraf etmeliyim ki Şark'taki bir çok münevver insan, bu nutkun şişirilmiş lafları ve insancıl duyguları perdesi arkasında taassup derecesinde bir Yunan taraftarlığı zihniyeti sezmekten, geçmişte olduğu gibi bu gün de geri kalmayacaktır.

İnanıyorum ki bir daha işaret edilmesi lazım olan husus, sulha mani olan, burada ileri sürüldüğü gibi Ankara Hükümeti’nin tutumu değildir. Bunun engelleri daha ziyade başka yerlerde aranmalıdır."15
Ali Fethi kendisi bu cevabı verdiği gibi Ankara'ya göndermiş olduğu 8 Ağustos 1922 tarihli 2076 nolu şifre yazı ile; mutlaka İngiltere Başbakanının konuşmasına kanıtlar sunularak bir cevabın mutlaka verilmesini de istemiştir16. Bu arada görüşme isteğinin cevabı hastalık gibi basit bir sebepten dolayı geri çevrilmiştir.

Ali fethi barış girişiminin bu önemli durağında bir türlü kabul görmüyor ve sudan bahanelerle resmi makamlar muhatap olmak istemiyorlardı. Bunun üzerine Mustafa Kemal'e son kanaatini şu özgün cümlelerle bildiriyordu:
“Maksadı Milliyenin istihsali ancak faaliyeti askeriye ile kabil olacaktır. Başka tetkike, başka tefsire mahal yoktur.”17 Avrupa'daki diğer temsilcilerimizden ve siyasi memurlardan gelen raporlarında aynı ifadeleri taşıması Mustafa Kemal'in vermiş olduğu karardaki haklılığını ortaya çıkarmıştır.

Savaştan başka çarenin olmadığı bu şekliyle netlik kazandıktan sonra, Ankara'da savaş hazırlıkları daha da hız kazanırken, Londra'da ki oyalamacı diplomatik faaliyetler de devam ediyordu. Londra'da basın yoluyla sesimizi duyurmaya çalışan Ali Fethi, İngiliz Basın Cemiyetine haber göndererek (tarihini tespit edemedik, muhtemelen 12/13 Ağustos olabilir) basın toplantısı yapmak istediğini bildirmiştir. Bunun üzerine bir çok gazete ve dergi temsilcisi Savoy Hotel'e gelmiştir18. Basın mensuplarının sorularını cesurca ve esprili şekilde cevaplandıran Ali Fethi'nin sözleri ertesi gün gazetelere manşet olmuş ve oldukça geniş yer ayrılmıştır. Gazetecilere; Türk Milleti ile İngilizler arasında hiçbir problemin olmadığını fakat mevcut İngiliz Hükümeti'nin Türk Milletini cezalandırmak istediğini, haysiyetli bir milletin yok edilebileceğini,yalnız ezilemeyeceğini söyleyen Ali Fethi'nin şu sözleri de manşetlere taşınmıştır. “…İnsan hakları savunucusu olduğunu iddia eden bir ülke için bu tecelli acı değil mi?” Basın yoluyla duyurduğumuz ses etkili olmaya başlamış ve İngiliz Hükümeti kendi basınınca tenkit edilmiştir. İngiliz Dış İşler Bakanlığı İle Arnold Toynbe ve parlementer Albay Aubrey Herbert arasında sert polemikler yaşanmış, Bakanlık Ali Fethi'yi soğuk karşılamakla suçlanmıştır. Bakanlık kendini, Ali Fethi'nin Mustafa Kemal tarafından özel olarak gönderildiğini bilmediğini ve Ali Fethi'nin Dışişleri Bakanı bile olmadığını ileri sürerek savunmuştur. 19

Ali Fethi sadece basın yolu ile değil yetkili ve de etkili kim olursa onunla görüşmenin faydalı olacağı kanaatiyle hareket etmiştir. Bu amaçla 11 Ağustos 1922 günü İngiliz Lordlarından Lord Long ile görüşmüş ve ona Türk tezi hakkında bilgi vermiştir. Ali Fethi'nin dürüst olduğunu ve İngiltere'yi memnun edecek bir barışı yürekten istediğini söyleyen Long; Ali fethi'nin görüşlerinin halka duyurulursa bunların Yakındoğu barışı için öz olarak kabul edileceğine inandığını ve Ali Fethi'nin görüşleri'nin neler olduğunu şöyle sıralamıştır:

Geçişin serbest olacağı Boğazlar tamamen askerden arındırmalı. Azınlıkların daha etkin korunması için yeni proje hazırlanmalı. Trakya'daki Türk Yunan sınırı Edirne'den Meriç Nehri'ne çekilmeli. Long 11 Ağustos 1922 tarihli bu görüşmeden sonra Lord Curzon'u bu sorunu ele almaya çağırmıştır. Fakat Curzon ona bir hafta sonra; Ali Fethi'nin kendi yönetimi adına konuşma yetkisinin olmadığı cevabını vermiştir.20

İngiliz Dışişleri, basın ve kamuoyundaki bu gelişmelerden sonra Ali Fethi ile Önce resmi sonra da gayri resmi olarak temas kurmak zorunda kalmıştır. Lord Curzon, bakanlık yetkililerinden Lindsoy ve Tyrell'e Ali Fethi ile görüşme yetkisi vermiştir. 14 Ağustos 1922 tarihinde bu iki bakanlık yetkilileri ile görüşen Ali Fethi, barış konusunda şunları dile getirmiştir: Boğazlara yakın karayollarının askerden arındırılmasını ve boğazların uluslar arası teftiş sistemine tabi tutulması, Boğazlardaki istihkamların kaldırılmasını kendi hükümetimizin kabul edeceğini; Fakat Marmara Denizine herhangi bir yerde, Yunan etkisinin sürdürülmesine asla tahammül edilmeyeceğini, ayrıca Irak bölgesinde meydana gelen her hangi bir sorunu çözüme bağlamak konusunda bir anlaşma yapmaya hazır olduğumuzu söylemiştir. Ayrıca Ankara'da barışı engelleyen tarafın Londra olduğu görüşünün egemen olduğunu ve kendisinin bu engellerden bazılarının kaldırılmasına yardımcı olacağı ümidini taşıdığını özellikle yinelemiştir.21 Ali Fethi bu görüşmeyi aynı gün Mustafa Kemal'e şifre ile iletmiştir. Görüşmeyi aktardığı yazısında milli isteklerimiz konusunda ciddi münakaşalar yaptığını belirterek kendisine gerekli cevabın verileceğini söylediklerini yazmıştır.22

Ankara'dan 15 Ağustos 1922 tarihli gelen cevapta; İngilizlerin görüşme isteklerinin çok önemli olduğunu, Yalnız bu arzularında samimi olup olmadıkları, aralarında anlaşmazlık olan Fransa ile, Ali Fethi'nin Londra'da kalışını uzatarak bizim Fransa ile olan dostluğumuzu bozmak gibi bir şeytani düşüncelerinin olabileceği bildirilmiştir. Yazının devamında, "..görüşme teklifini kabul etmek lazımdır ve faydalıdır. Fakat görüşmeleri sürüncemede bırakmayarak İngilizleri ilk toplantılarda ciddi ve kati görüşler üzerine çekerek; başarı sağlanırsa herhangi bir problem olmayacağı ama ifadeleri ve hareketleri şüphe uyandırırsa oyunlarına kapılmadan geri dönmek daha uygundur… "23 hatırlatması yapılmıştır.Mustafa Kemal'den gelen bir başka yazıda ise.

"..Zaman kazanın ve kati zaferden önce şerefli bir sulhun mümkün olmayacağını vatana ve dünyaya ispat için, İngilizlerle sulh masasına oturmaya hazır olduğumuzu devamlı olarak tekrarlayın. Matbuatla bunu her tarafa duyurmaya çalışın. Bildiğiniz tarih değişmemiştir.."24 İfadeleri ile Ali Fethi'nin görevine, yapacakları konusunda yapılan hatırlatma ile devam etmesi istenmiştir.

Londra'da yapılan bu tür, İngiliz halkının ve basınının dikkatini çekme yolundaki faaliyetler bir müddet sonra meyvesini vermeye başlamıştır. İngiliz basınında çıkan çeşitli yazılarla hükümetlerinin Ankara Hükümeti'ne yönelik politikaları eleştirilmeye başlanmıştır. Aynı zamanda Ali Fethi Bey'e karşı yapılan diplomasi nezaketine uymayan tavırlarda bu eleştirilerden nasibini almıştır. Bu anlamda örnek olarak gösterebileceğimiz yazılardan biri 17 Ağustos 1922 tarihinde The Sheffield Independent gazetesinde "İngiliz Uyuşukluğu" başlığı ile çıkmıştır. Bu yazıda: İstanbul'daki İngiliz askerlerinin yıllık masrafının 2.288.000 İngiliz Lirası olduğu vurgulanarak hükümetin vatandaşlarının vergi parasını hiç çekinmeden çarçur ettiği açıkça yazılmıştır.Yazının devamında, Ali Fethi'nin Görüşme teklifine Dışişleri'nin vermiş olduğu olumsuz cevap eleştirilmiş,resmi makamların uyuşukluk gösteren bu tavırlarının inanılır olmadığı dile getirilerek gazetedeki yazı şöyle devam etmiştir: “…Paris'te iken Fethi Bey Fransız Başvekil tarafından kabul edilmiştir. Londra'da ise onu görmezlikten geliyorlar. Bir başka fırsat daha kaybetmekte miyiz?” 25

Bir diğer taraftan İngiliz basınında aleyhimize çıkan, hiç bir zaman tarihi gerçekleri yansıtmayan yazı ve haberlere de cevaplar verilmeye çalışılmıştır. 9 Ağustos 1922 tarihli The Times Gazetesinde, Sulh Konferansı'na Ermeni heyetinin başkanı olarak katılan Avetis Aharonian'ın yayınlanan yazısında Ermeni katliamından, Türkler'in haksızlık yaptığından ve benzeri iddialarda bulunarak Ali Fethi Bey'in cevaplamasını istemiştir. Ali Fethi'de 14 Ağustos 1922 tarihli The Times Gazetesine gönderdiği yazısında iddiaları cevaplandırmıştır. Oldukça teferruatlı olan bu yazıda Türk Milleti'nin asıl nasıl bir işgal süreci yaşadığı anlatılarak, Ermenilerin bu ortamdan faydalanarak yaptıkları ihanetler ve işgal güçleri ile ortak faaliyetleri açıklanmıştır. Ali Fethi bu yazsında "…Ermeniler Türkiye'nin dürüst vatandaşları olduğu sürece bu memlekette yasayabilir diğer yurttaşların sahip olduğu haklardan da yararlanabilirler. Ve asırlarca yaptıkları gibi refahlarını temin edebilir, kiliseleri ve dilleri bakımından da tam bir özgürlük içinde bulunacaklardır." ifadeleri ile vatan topraklarının bütünlüğü açısından hassasiyetimizi vurgulamış, insan hakları bakımından duyarlılığımızı ortaya koymuştur. Yazısının son kısmında ise tarihi gerçeklerin saklanmaması için şu uyarıyı yapmıştır: "…Ancak şunu da söylemek mecburiyetindeyim ki, Ermeni cürümleri hakkında hakikat gizlendikçe ve Ermeni liderleri de diğer taraftan ısrarla mesuliyetten pay almayı kabul etmedikçe arzu edilen sulh ve huzura kavuşmak çok zor, hata imkansız olacaktır. "26

Ali Fethi Bey yine aynı tarihli bir başka yazısında, Sir Arthur Crosheld'in (muhtemelen milletvekili) iddialarına cevap vermiştir. Bu yazıda yine Milli Mücadele ve Türk Milleti'nin uğradığı haksızlıkları dile getirmiş, Rumlar'ın nüfus olarak çoğunluk teşkil ettiği ve Mustafa Kemal'in yanında Müslümanların tamamının olmadığı yönündeki iddialarının asılsızlığını örnekleriyle ortaya koymaya çalışmıştır.27

Basında çıkan iddialara cevap verirken, bir taraftan haklı davamızı İngiliz halkıyla paylaşma imkanı bulduğumuz gibi, aynı halkın Yunanlı ve Ermeni iddialarıyla kafalarında oluşmuş olan Türk Düşmanlığının ne kadar gerçek dışı olduğu da ortaya konulmuştur. Artık İngiliz basınının gündemine oturmuş olan Ali Fethi bir ikinci basın toplantısı daha düzenleyecektir. Bu toplantıya Londra'daki yerli ve yabancı bütün gazete ve dergi temsilcileri davet edilmiştir. Oldukça iyi hazırlanılmış olunan toplantıda bir çok şey söylenmiş ve konuşulmuştur. Konuşulan konuların temelini Türk Bağımsızlık Mücadelesinin haklılığı ve barış yanlısı girişimlerimize İngiliz Hükümeti'nin duyarsızlığı damgasını vurmuştur. Bu anlamda söylenen sözlerin hepsini içeren şu özgün cümleler zannedersem durumu daha anlaşılır kılacaktır. "…Türk sulhunun büyük ve şerefli bir milletin meşru hak ve hayatını teminat altına almaktan başka hiç bir gayesi yoktur." "…Lütfen sorunuz, cevap vereyim ve benden aldığınız cevapları İngiliz mesul şahsiyetlerine sual halinde tevcih ediniz, hakikati öğreniniz ve dünyaya bildiriniz. Kime ait olursa olsun dökülen kan yetmez mi?" 28 Bu toplantı ile sadece Londra değil dünya kamuoyu Türk'ün barış çağrısını ve haklılığını duymuş oluyordu.

Bu arada karşılıklı yazışmalar, mektuplaşmalar o kadar geniş bir yelpazeye dağılmıştı ki ekonomi içerikli, sanayi ile ilgili Türkiye'de iş yapmak isteyen şirketler Ankara Hükümeti'nin temsilcisinden güvence almak için başvuruda bulunuyorlardı. Bunlardan en dikkate değer olan 18 Ağustos 1922 tarihli Albay Rawlinson'un Conlidated Goldfield Şirketi ve ortakları adına yazmış olduğu mektuptur. Mektupta barışın imzalanmasından sonra Trabzon ve Erzurum vilayetlerindeki maden ve diğer kaynakların ismi geçen şirket tarafından kullanılması için hükümetin ne düşünebileceği sorulmuştur. Eğer iyi karşılanırsa, ilgili şirketin bir temsilcisinin Ankara'ya temas için geleceği ve bunun için yardımcı olması istenmiştir. Hatta A. Rawlinson olumlu cevap aldıkları takdirde hemen işe başlanacağını yazmıştır.29Ali fethi Bey cevabını geciktirmemiş 21 Ağustos 1922 tarihinde yazmıştır. Cevap olarak, böylesi bir ekonomik faaliyet için Ankara Hükûmeti'nin her hangi bir engel çıkaracağını zannetmediğini, kendisinin Ankara'ya gönderilecek temsilci için yardımcı olmaya hazır olduğunu belirtmiştir.30

Londra'ya geldiği 3 Mart 1922 den beri Ali Fethi'nin günleri çok yoğun geçmiştir. Üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirmeye çalışması İngiliz Hükûmeti'ni oldukça rahatsız etmiştir.İngiliz Dışişleri Bakanlığı Ali Fethi'nin kalma süresini uzatmadıkları için Londra'dan ayrılmak zorunda kalmıştır.Bundan dolayı 22 Ağustos 1922 günü Ali fethi Londra'dan ayrılmış, Paris temsilcimiz Dr. Nihat Reşat ile beraber Paris'e gitmiştir.31 Paris'te 24 Ağustos 1922 günü şu açıklamayı yapmıştır: "..Ankara Venedik Konferansı’na razıdır. Konferansa iştirak şartlarını daha önce Manchester Guardian’a bildirilmiştir. "32

Fakat Paris'te fazla kalmayacaktır. Çünkü Ağustos ayının son haftası çok önemli tarihi günün de başlayacağı zaman dilimidir. 25 Ağustos'ta Ali Fethi hem Poincore hem de İngiliz Dışişleri Müsteşarı ile görüşmüştür. Bu görüşmede müsteşar bakan adına Ali Fethi'ye; bakanın antlaşma konularını daha açık ve seçik bir şekilde hazırlama çabası içerisinde olduğunu, hazırlıklarını hızlı bir şekilde yapmaya çalıştığını ancak Eylül'ün ilk haftasında kendisini kabul edebileceğini söylemiştir33. Hala İngiltere bekletme politikası gütmektedir. Ancak 26 Ağustos'ta Türk Tarihi’nin o ölümsüz zaferi için taarruz emrinin verilip ve 30 Ağustos'ta Yunan yenilgisi ile sonuçlanan zaferin kazanılması bütün hesapları alt üst etmiştir. 30 Ağustos günü İngiliz Dışişlerince aranan Ali Fethi Lord Curzon tarafından Bakanlıkta görüşme için beklendiği haber verilir. Yani kazanılan zafer İngiliz oyununu bozmuş ve 3 Marttan beri takip edilen ipe un serme politikasını terk etmek zorunda bırakmıştır. Ali Fethi İngiliz Bakana gider ve bakan ona: "…Fazla kan dökülmesine ve yunan ordusu çekilirken, İşgal edilmiş sahanın daha çok tahribat görmesine mani olmak harbin kısa süreli mütareke ile durması..” 34 nı teklif eder. Bakana teklif ve görüşlerinin Ankara'ya iletileceği söylenir. Londra'da hükümetin dışında kamuoyu tarafından kabul görmüş olan Ali Fethi artık resmi makamlarında aradığı adam olmuştur. Kaldığı Savoy Hotel'in odası dolup taşıyor, hatta Yunanistan Büyükelçisi bile görüşmek için randevu istiyordu.

Bütün bu gelişmelerle beraber, İngiliz Hükümeti Ankara'yı katı olmakla suçluyor ve kazanılan zaferin durumu etkilemeyeceği mesajını veriyordu. Tabii bunlar birer blöftü ama Artık Londra'da da kalmayı yine anlamsız kılıyordu. Bu nedenle Ali fethi Paris'e oradan da Roma'ya gitmiş-tir.35 Ali Fethi Paris ve Roma'da yine önemli görüşmelere imzasını atmış-tır.Özellikle İtalyan Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşmede önemli bilgi ve desteğe kavuşacaktır. İtalya bağımsız Türk Devleti'nin kuruluşunu istediğini açıkça söylemiş ve Ankara 'nın İstanbul'u askeri bir harekete girişmeden çözmesi önerisinde bulunmuştur. Yine çok önemli olan şu gizli bilgi; İngiltere'nin Yunan karşısında Türk ilerleyişini durdurmak için Fransa ve İtalya'ya teklifte bulunduğunu ama olumsuz yanıt aldığını söylemiştir36. Bütün bu bilgiler günü gününe Ankara'ya iletilmiştir. Ankara 'nın politikası bu bilgiler ışığında şekillenmiştir.

Atık bu uzun seyahatin son günlerine gelinmişti. Çok önemli ve kritik günlerde üstlendiği görevini hakkıyla yerine getiren Ali Fethi Ankara'ya dönmesi için 12 Eylül 1922 tarihli bir telgraf alır. Bunun üzerine 13 Eylül 1922 günü Roma'dan ayrılarak Ankara'ya yol alır37.

Sonuç

Baş Komutanlık Meydan Savaşı öncesi başlatılan ve yaklaşık bir buçuk ay süren barış girişimimiz; belki ikinci bir savaşı önleyememiş fakat barıştan yana bir politikayı temel ilke edindiğimiz özellikle İngiltere kamuoyuna anlatılmıştır.

İngiltere Hükümeti'nin Türk Yurdunda işgali kolaylaştırıcı ve Yunanlıları haksız ve dayanıksız bir şekilde desteklediği açıkça ortaya konulmuştur.

Yine bu barış girişimi Türk Bağımsızlık Mücadelesi'nin hangi şartlarda ve nasıl yapıldığının açıkça Avrupa kamuoyuna duyurulması imkanı sağlamıştır.

Bu girişim, M. Kemal'in uzak görüşlülüğünü ortaya koyması ve ispatlaması bakımından da önemlidir.Çünkü; M. Kemal Ali Fethi'yi gönderirken barış istiyoruz ama karşımızdakiler bizimle ancak kazanacağımız büyük bir zafer sonrası barış masasına oturacaklarını ifade etmiştir. Gerçekten de İngiltere her defasında Yunanlıları destekleyip kışkırtmış ve Batı cephesindeki ağır yenilgiden sonra ancak barış masası kurulmuştur.

Ali Fethi'nin bu ziyareti Ankara Hükümetinin diplomatik yetenek ve kabiliyetinin de bir göstergesi olması bakımından önemlidir. Kısaca oyalama politikası ile Türk temsilcisini kabul etmeyen İngiliz gururu kırılmış ve Türk'ün haklılığı ortaya konulmuştur.


1 Yusuf Sıtkı Mardin, Kocataş Yalısından Anılarım, İstanbul, 1988, s.80. Ali Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam (Yay. Hz. Cemal Kutay), İstanbul, 1980, s 300.
2 Okyar, a.g.e., s.300-301.
3 Atatürk'ün Söylev Ve demeçleri I (1919-1938), Ankara , 1997, s.266.
4 TBMM Zabıt Ceridesi, c. XXI, s 242.
5 Okyar. a.g.e… s.301-302.
6 Gothard Jaeschke. Türk Kurtuluş savaşı Kronolojisi Mondros'tan Mudanya'ya Kadar (30 Ekim 1918-11 Ekim 1922), TTK Basımevi. Ankara . 1989. s. 186.
7 Tülay Duran. "Meclisten Zafere Mustafa Kemal" Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S.V. (Temmuz 1989), s. 20.
8 Jaeschke, a.g.e, s. 186.
9 Salahi Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika II, Ankara , 1991.s. 262.
10 Dursun Tülay, a.g.m, s.20. Gothard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, s. 232.
11 Nermin Kırdar'ın Özel Arşivinden, Ankara ile Paris temsilcimiz Ferit Bey aracılığı ile yapılan şifreli yazışmalardan Mission Diplomatique 6—626 Numro:2076. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri I-III, Ankara ,1997,s.266-267. Şapolyo Behnam, a.g.e., s.429.
12 Nermin Kırdar'ın özel Arşivinden , Savoy Hotel. Londra, 7 Ağustos 1922 tarihli The Times'e gönderilen cevap.
13 Nermin Kırdar'ın özel arşivinden, a.g.e,
14 A.g.e.,
15 A.g.e.,
16 Nermin Kırdar'ın Özel Arşivinde, 8 Ağustos 1922 tarih ve 2076 nolu şifre yazı.
17 Şapolyo Behnam, a.g.e. s.430, Söylev ve Demeçler, s.267.
18 Mardin Yusuf Sıtkı, a.g.e., s.81-82. Okyar, a.g.e., s.364.
19 Sonyel Salahi, a.g.e., s.263.
20 Sonyel Salahı, a.g.e., s.263. 
21 Jaesehke Gotthard, a.g.e., s.233; Sonyel, a.g.e., s.264.
22 Okyar, a.g.e., s.305-306.
23 Nermin Kırdar Özel Arşivinden. Mission Diplomatique Turque 15 Ağustos 1922 tarihli belge
24 Okyar. a.g.e., s.307.
25 Nermin Kırdar Özel Arşivinden, 17 Ağustos 1922 tarihli The Sheffield Independent küpü-
26 Nermin Kırdar Özel Arşivinden, The Times E:C:4. 14 Ağustos 1922 tarihli yazı.
27 Nermin Kırdar'ın Özel Arşivinden, 14 Ağustos 1922 tarihli yazı.
28 Okyar, a.g.e., s.308.
29 Nermin Kırdar'ın Özel Arşivinden, 1 Grosvernor Place London SWI, 18 Ağustos 1922 Tarihli mektup.
30 Nermin Kırdar'ın Özel Arşivinden, Savoy Hotel London ,W:C .2, 21 Ağustos 1922 Tarihli Mektup.
31 Sonyel, a.g.e., s.264. 21 Ağustos 1922 tarihli Rawlinson'a yazdığı mektup.
32 Jaeschke, a.g.e., s.233; Jaeschke, a.g.e., II. s. 190.
33 Okyar, a.g.e., s.310.
34 Okyar, a.g.e., s.310-311.
35 Okyar, a.g.e., s.314-315.
36 Okyar, a.g.e., s.316-319.
37 Duran Tülay, a.g.e, s.20.

 

____________________________________________________________________________

– Dr. Ömer Akdağ  

– Selçuk Üniversitesi – 
– ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 41, Cilt: XIV, Temmuz 1998

 

Büyük Taarruzdan Önce Yusuf Kemal Bey Sayfanın Tepesine Git

 

Giriş

Millî Mücadele, Türk Milletinin yediden yetmişe her ferdinin bütün imkânlarını seferber ettiği bir mücadeledir. Bu mücadelede önemli hizmetler üstlenmiş gerek siyasî gerekse askerî şahıslan tanımak, millet olarak her ferdin görevi olmalıdır. Milleti için hayatını ortaya koymuş şahsiyetler, o milletin mimarlarıdır ve onlara saygı duymak, onların hatıralarını yad etmek bizim en önemli görevlerimiz arasındadır. Bir milletin şahsiyeti, onun tarihiyle bütünleştiği oranda güçlenir ve değer kazanır. Bu toprakları bizlere canı ve kanı pahasına bırakan şahsiyetlere minnet duymak her Türk için öncelikli bir görev olmalıdır. Tarihi şahsiyetlerin unutulduğu toplumlarda idealist bir gençliğin zemin bulması mümkün değildir, idealist ve mefkure sahibi olmak için öncelikle mazi ile sağlıklı bir şekilde bütünleşmek esastır. Mazi ile yani tarihle bütünleşemeyen toplumlarda geleceğe güvenle bakmak mümkün değildir. Zira “gelecek” denilen kavram “mazi” ile güç bulur. Tarihimizle sorumlu tarih anlayışı çerçevesinde bütünleşmek mecburiyetindeyiz. Sorumlu tarih anlayışı, “dün”e saplanıp kalmak değil, aksine “dün”den “ibret” alarak hataların tekrarını önlemek ve geçmişimizi öğrenerek şahsiyet kazanmaktır. Zira “dün” olmadan “bugün” olamaz.

Yusuf Kemâl Bey’de (Tengirşenk) (1876-1969) yakın tarihimizin siyasî şahsiyetlerindendir. Millî mücadele, bilindiği gibi sadece silahla yapılmamıştır. Belki son sözü silah söylemiştir ancak bütün olumsuz şartlara rağmen başta M. Kemâl Paşa olmak üzere Millî Mücadelenin önderleri daima siyasî yönden de diplomatik teşebbüslerde bulunma yolunu tercih etmişlerdir. Yusuf Kemâl Bey, ilk İktisat Vekilimiz olarak Birinci Büyük Millet Meclisi’nde görev almıştır. 1921 yılında bu görev uhdesinde olduğu halde Bolşevik Rusya ile Moskova Muahedesini imzalamıştır. Doğu sınırlarımızın bu andlaşma ile güven altına alınmasından sonra Yusuf Kemâl Bey, Moskova’dan vatana dönerken kendisini gıyabında TBMM’i Hariciye Vekilliğine seçmiştir. Bu görevde Büyük Taarruzun yapılıp düşmanın yurdumuzdan temizlenmesine kadar kalmıştır.

Yusuf Kemâl Bey, sadece Millî Mücadele’de önemli görevler üstlenmiş değildir. 1908 yılında ikinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte oluşturulan Meclis-i Mebusan’da mebus olarak bulunmuştur. Bu mütevazı ve aynı zamanda ilim adamı olan millî şahsiyetimiz, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde 1925 yılında açılan Ankara Hukuk Fakültesi’nde İnkılâp Tarihi dersleri vermiştir. Demokrat Parti’nin ilk kurucuları olan dört kişiden sonra gelen beşinci kişidir. 1947 yılında kurulan Milet Partisi’nin ilk kurucuları arasındadır. 1961 yılındaki Kurucu Mecliste en yaşlı üye sıfatıyla başkanlık yapmıştır. Bu makalede Yusuf Kemâl Bey’in Millî Mücadele döneminde Hariciye Vekilliği esnasında diplomatik yolla Avrupa’da ve İstanbul’da yapmış olduğu temaslar açıklanmaya çalışacaktır.

Yusuf Kemal Bey’in Avrupa’da Bazı Temaslar Yapmak Üzere Görevlendirilmesi

Sakarya Zaferi’nden sonra siyasî gelişmeler hızlı bir seyir takip etmeye başladı. Ankara İtilâfnamesi’nin imzalanmasıyla itilâf Devletleri arasında gedik açılmıştı. 1922 yılı Ocak ve Şubat aylarında İngiltere, yapılacak bir barış andlaşmasını Mustafa Kemâl Paşa’ya kabul ettirebilmek için baskı yapmaya hazırlanmaktaydı, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri H. Rumbold, 15 Ocak tarihli şifre yazısında Mustafa Kemâl Paşa’nın Misak-ı Millî’nin kabul edilmediği bir barış andlaşmasına yanaşmayacağını bu sebeple yeni barış şartlarının Padişah’a teklif edilmesini belirtiyordu. Böylece Padişah, Anadolu’ya çağrıda bulunacak ve Misak-ı Milliden başka şart kabul etmeyen Ankara Hükümeti zor durumda kalacaktı. Ayrıca İngiltere, Yunan ordusunun 30 Aralık 1921’de Anadolu’dan çekilebileceğini Fransa’ya teklif etmişti ama bunu geciktirmeyi düşünüyordu. Müttefikler özellikle İngiltere, Ankara hükümetine karşı oyalama siyaseti uyguluyordu.

İtilâf kanadında bu gelişmeler devam ederken İtalya’dan M. Tuozzi Başkanlığında bir heyet Aralık I921’de Ankara’ya geldi, İtalyan Heyeti ile yapılan görüşmelerde İtalya, Anadolu’daki nüfuz bölgeleri konusunda direnmekteydi. Bunun üzerine Hariciye Vekili Yusuf Kemâl Bey, Roma’daki TBMM Hükümeti temsilcisi Cami Beyle bir görüşme yaptı. Hariciye Vekiline Cami Bey, İtalya ile anlaşma sağlanamazsa vakit kazanılması konusunda tavsiye de alıyordu1. Sonuçta İtalyanlarla anlaşma sağlanamadı ve görüşmeler sona erdi.

Ankara Hükümeti bir yandan askerî hazırlık yaparken diğer yandan da barış için diplomatik girişimlerde bulunuyordu. Bunun için Hariciye Vekili Yusuf Kemâl Bey’in Londra ve Paris’e görüşmeler yapmak üzere gönderilmesi düşünülüyordu. Yusuf Kemâl Bey, bu konuda 2 Şubat 1922 günü Meclisin gizli oturumunda şunları söyledi: “Bu hususta hakikaten biraz geç kalındı. Ama geç de olsa faydalı olacağını zannediyoruz. Avrupa da rüzgardan da istifade edeceğim. Yani orada bulunan bütün Türklerden ve orada bulunan bütün İslamlardan istifade edeceğim. Bu heyet, bir heyet-i mahsusa halinde değil yalnız Hariciye Vekilinin seyahati halinde olması düşünülmektedir.”1 Aynı oturumda Hafız Mehmet Bey’in ( Trabzon ) “Yusuf Kemâl Bey’in, şark siyasetini takip ile muvaffak olduğu kadar garp siyasetinde de muvaffak olacağına şahsı itibariyle itikadı var mı?” sorusuna Yusuf Kemâl Bey, şu karşılığı verdi; “Arkadaşlar, bu hususta düşündük taşındık, en muvafık olarak oraya garba şark siyasetini yapan bir adamın gitmesini muvafık bulduk. Şark siyasetini yapan bir adam, (kendisini kastediyor) bu memlekete bir dost yaptı buraya geldi ve bunu meclisiniz de kabul etti ve elhamdülillah memleketi hiç bir yere esir etmedi ve etmeyecektir.

Bu görüşmelerden sonra Yusuf Kemâl Bey’in Avrupa’ya seyahatiyle ilgili konu TBMM’ye arz edildi ve görüşmeler sonunda oy birliği ile kabul edildi4. Avrupa’ya gitmesine karar verilen Hariciye Vekili Yusuf Kemâl Beyle birlikte şöyle bir heyet oluşturuldu5:

Yusuf Kemâl Bey: Hariciye Vekili, Heyet Başkanı6

Münir Bey: Hukuk Müşaviri

Hikmet Bey: Siyasî işler Müdürü

Ferid Bey: Özel Kalem Müdür Vekili

Kemâl Bey: Siyasî İşler Katibi

Binbaşı Tevfık: Siyasî İşler Katibi

Yusuf Kemâl Bey’in İstanbul üzerinden Avrupa’ya gitmesi kararlaştırıldı. Aslında bunu Yusuf Kemâl Bey, kendisi istemişti. Bunun sebebini kendisi şöyle açıklamaktadır: “ Eğer İstanbul Hükümetini razı ede-bilirsem, ‘Ankara Hükümetinin Dışişleri Vekili bizim adımıza konuşmaya da yetkilidir’, dedirtebilirsem bu büyük bir faydadır. İstanbul üzerinden bunun için gitmek istiyorum “7

Y. Kemâl Bey, gerekçesini bu şekilde açıkladıktan ve Mustafa Kemâl Paşa’nın da onayını aldıktan sonra O’ndan şu talimatları aldı: Hariciye Vekili, yalnız Tevfik Paşa (Sadrazam) ve Padişah ile görüşecek bunların dışında kimseyle görüşmeyecek. Nazırlardan ziyarete gelen olursa iade-i ziyaret yapmayacak. Padişah ile yapılacak olan görüşmede, TBMM’nin Hilâfet makamını tanıdığını ifade edecek, O’nun da Ankara’daki meclisi tanımasını teklif edecek8.

Nihayet Yusuf Kemâl Bey, 7 Şubat 1922 günü Ankara’dan ayrıldı9. Heyet, yoldayken kendilerine halk tarafından iki muhtıra verildi. Bunlardan birisi, 9 Şubat 1922 tarihliydi ve Bahçecik Nahiyesi’ne mensup Hamidiye, İcadiye, Şevketiye, Mururiye, İrşadiye, Ayvazpınar ve Ahmediye “ahalisi” adına verilmekteydi. Söz konusu muhtırada Yunan vahşetinden bahsedilmekte, Avrupa’ya Misak-ı Millî’nin tanıtılması belirtilerek bu konunun “Düveli Müttefıkaya iblağı” rica edilmekteydi10, ikinci muhtıra 14 Şubat 1922 tarihliydi ve İzmit Kandıra Kazası ahalisi adına verilmişti. Aynı konulan ihtiva ediyordu11.

Yusuf Kemâl Bey ve beraberindeki Heyet, 15 Şubat 1922 günü İstanbul’a geldi. Haydarpaşa Garı’nda kalabalık bir halk tarafından coşkuyla karşılandı12. Yusuf Kemâl Bey, kendisini karşılayanlar arasında bulunan Tıbbiyeliler tarafından Tıbbiye Mektebi’ne götürülerek orada kendisine okulla ilgili bir albüm hediye edildi. Çünkü kendisi de eski bir “Tıbbiyeliydi13. Daha sonra ikamet etmek üzere Dr. Akıl Muhtar Bey’in evine geldi ve İstanbul’da kaldığı süre içinde burada kaldı14.

Yusuf Kemal Bey’in İstanbul’daki Temasları

Yusuf Kemâl Bey, İstanbul’a vardıktan sonra 16 Şubat günü sabah saatlerinde Hamit Beyle birlikte Tevfik Paşa’nın konağında bir görüşme yaptı Yusuf Kemâl Bey, Hariciye Vekâletine gönderdiği raporda görüşme yeri olarak, Hamit Bey’in evini belirtmekle beraber gerek kendi hatıralarında (Vatan Hizmetinde) gerekse A. İzzet Paşa’nın eserinde görüşme mahalli Tevfik Paşa’nın konağı olarak belirtilmektedir15. Görüşmede Hamit Bey, A izzet Paşa ve Tevfik Paşa bulunmaktaydı. Yusuf Kemâl Bey, raporunda görüşmeyle ilgili şunları yazmaktadır; “İzzet ve Tevfik Paşa’larda İngiliz korkusu ve İngilizlerle anlaşmak arzusu var. İzzet Paşa, devletlerle olan münasebatında (ilişkilerinde) ismini zikretmeksizin aşağı yukarı Misak-ı Millî esaslarını istemekte ısrar ettiklerini söylüyor. Bir ara Büyük Millet Meclisi’nin Makam-ı Hilâfete merbut (bağlı) olduğuna dair söylediğim söz fevkalâde memnuniyetlerini mucib oldu. Sulh için devletlerin karşısına çıktığımızda ezcümle (kısaca) benim seyahatim esnasında Büyük Millet Meclisi Hariciye Vekili olarak serdedeceğim tekliflerin kendilerinin de fikirleri olduğunu suret-i münasebede (yeri geldikçe) buradaki komiserlere bildirmelerine dair olan teklifimizi prensip olarak muvafık gördüler. Arkadaşlarıyla görüşüp bir cevap verecekler. “16

Yusuf Kemâl Bey’in raporunda yer vermemekle beraber görüşmelerde bulunan bir kişi olan A. İzzet Paşa’nın belirttiğine göre söz konusu görüşmede; Yusuf Kemâl Bey’in verdiği bilgilere ilâveten, adli kapitülasyonlar ve buradaki görüşmelerin gazetelerde yayınlanması konuları da müzakere edildi. Yusuf Kemâl Bey, adlî kapitülasyonların kayıtsız şartsız kaldırılmasına “istekli ve taraftar” olduğunu açıkladıktan sonra siyasî konularda A. İzzet Paşa’nın görüşlerine katıldığını belirtti. Daha sonra Hariciye Vekili, şunları söyledi; “Bu derece düşünce birliği meydana geldikten sonra, bunun gazetelerle ilan edilmesini ve kendisinin (Yusuf Kemâl Bey) İstanbul hükümeti adına açıklamalarda ve savunmalarda bulunabileceğinin de eklenmesini istedi. Bunun üzerine A. İzzet Paşa’nın ‘Padişah tarafından bir izin belgesi ister misiniz?’ şeklinde bir soru sordu. Yusuf Kemâl Bey, buna gerek olmadığını yalnızca gazetelerde bu konuda açıklama yapılmasının yeterli olabileceğini söyledi. Ahmet İzzet Paşa bundan sonra Yusuf Kemâl Bey’e, Büyük Millet Meclisi’nin ilk kurulduğu zamanki programa yani Saltanat ve Hilâfeti tutsaklıktan kurtarmaya halen sadık olup olmadıkları, barıştan sonra Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilmesi veya düzeltilmesi hakkında güvence verip veremeyeceğini sordu. Yusuf Kemâl Bey, bu soruya ‘bu meselenin gönlün istediği şekilde bir barışın imzalanmasından sonra sözkonusu olabileceği” şeklinde karşılık verdi”11. Görüşmeler bu şekilde herhangi bir karara ulaşılamadan tekrar görüşülmek üzere sona erdi. Görüşmeler, bu şekilde sona erse de A. İzzet Paşa tarafından “bakış açılarında tam bir beraberlik” olduğu konusunda Havas Ajansına bir telgraf gönderildi18. A. İzzet Paşa’nın verdiği bilgiye göre Y. Kemâl’in isteği doğrultusunda basına bilgi verilmişti. Fakat Y. Kemâl Bey, bu konulara temas etmemektedir.

Yusuf Kemâl Bey, aynı gün öğleden sonra İngiliz Komiseri Rumbold ve Fransız Komiseri General Pelle ile ayrı ayrı birer görüşme yaptı. Rumbold ile görüşmesinde seyahatin mahiyeti ve Yusuf Kemâl Bey’in karar almaya yetkili olup olmadığı, Yunanlılarla aramızdaki arazi meselesi, kapitülasyonlar, azınlıklar, boğazlar, gibi meseleler görüşüldü. Yusuf Kemâl Bey ile Rumbold arasında gerçekleşen görüşme ise anahatlarıyla şöyledir; “Rumbold, Yunanlılara Anadolu’nun tahliyesini teklifi durumunda bilfarz Anadolu’yu tahliye edeceğini kabul etsek bile Trakya’yı tahliye etmesi için bir çare yoktur” dedi. Y. Kemal Bey, “Anadolu’nun tahliyesinin adem-i kabulü ( kabul edilmemesi) halinde ne yapılırsa, Trakya’nın tahliyesinin kabul edilmemesi halinde de aynı şey yapılacaktır” dedi. Bunun üzerine Rumbold, “Hükümetim bizimle müttefıkan harp etmiş olan Yunanlılara karşı cebir istimal etmez” dedi. Rumbold’un Trakya ifadesiyle hangi bölgenin kastedildiğini sorması üzerine Yusuf Kemâl Bey, “mevzu bahis olan Şarkî Trakya’dır Fakat, Misak-ı Millî’miz Garbi Trakya’nın mukadderatını da Şarki Trakya’nınkine raptetmiştir” dedi. Adlî Kapitülasyonlarla ilgili olarak da; Hükümetimizin islahat-ı adliye ile meşgul olduğunu ve bu hususta icrasını tasavvur ettiğimiz İslahatın kendileri için teminat teşkil edebileceğini söyledi. Hariciye Vekili, azınlıklar konusunda Misak-ı Milli hükmünce gerekenin yapılacağını söyledi. Rumbold, Boğazlar meselesinde bu konunun kendileriyle Elcizire ve Irak’tan dolayı önemli olduğunu belirtmesi üzerine Yusuf Kemâl Bey, şu karşılığı verdi: “Bu konu daha ziyade Karadenize sahildar olan devletleri alâkadar etmektedir. Bizce matlup (istenen) olan bizim hamiyetimizin (koruyuculuğumuz) mahfuziyeti (saklı kalması) ve İstanbul ile Marmara’nın emniyetini temindir.” Son olarak Rumbold, İngiltere’nin büyük bir Müslüman devleti olduğunu ve Müslüman aleminin halini nazara alarak kendilerinin de cidden sulhu arzu ettiklerini söyledi.”19

Bundan sonra Yusuf Kemâl Bey, General Pelle ile bir görüşme yaptı20. Bu konuda söz konusu raporda şunlar belirtilmektedir: “General Pelle, iki gün evvel Paris’ten gelmiş olduğunu orada Millerand, Poincare, Mareşal Liautey ve General Gouraud ile bizim mesele hakkında görüştüğünü, Poincare’in gelmesiyle Fransa’nın bize karşı siyasetinde herhangi bir değişiklik olmadığını, İslam Fransız tebasını (Fransız’ların sömürgesindeki Müslüman unsurlar) tatmin etmek, bizi tamamiyle Bolşeviklerin eline düşürmemek, Türkiye’yi yenileştirmek hususlarının Fransa’nın yararına bulunduğunu, binaenaleyh Yunanlıları himaye eden İngilizlere karşı Fransa’nın Türkiye avukatlığını yapacağını, adlî kapitülasyonlar konusunda geçici bir süre için fedakarlık yapmamız gerekeceğini söyledi. Boğazlar konusunda Türkiye’nin tezini kabul etti. Şark Meselesinin hallinde Fransa ile İngiltere arasında anlaşmazlık olduğu görülmekte olduğundan şayet bu hususta İngiltere, Fransa’nın fikirlerine meyletmezse bu durumda ne olacağının sorulması üzerine; Fransa’nın bizim avukatlığımızı son dereceye kadar yapacağını fakat bir cihetten Almanya meselesi diğer taraftan arada bir ittifak bulunmasının Fransa’nın ellerini bağladığı belirtilerek her halde Türkiye aleyhinde bir tazyika (baskı) Fransa’nın iştirak etmeyeceğini söyledi”20

Yusuf Kemâl Bey, General Pelle’den sonra Amiral Bristol ile görüştü. Bu görüşmede gündemin ağırlık noktasını Pontus Rumları teşkil etti. Amiral Bristol ile görüşmesini tamamladıktan sonra kendisiyle görüşmek için gizlice haber gönderen Japon komiseriyle görüşme yaptı. Komiser, Hariciye Vekilimize özetle şunları söyledi; “Adalet ve hakkaniyet sizdedir. Fakat dünyanın meselelere yaklaşımı adalete göre değil menfaate göredir. Onun için ben size iki meselede, yani malî murakabe ve Kapitülasyonlar meselelerinde pek ziyade mukavemete uğrayabilirsiniz. Bu meselelerde uysal davranmazsanız barışı elde edemezsiniz.” Yusuf Kemâl Bey, buna karşılık olarak; “Malî meselede istiklâlimizi tehdit edecek şeylerin kabul edilemeyeceğini fakat imparatorluğa nazaran pek küçük kalmış olan Türkiye’ye hak ve adalet dairesinde isabet edecek düyunumuzun (borçlarımızın) tasviyesi için alacaklarımıza istiklâl ve hakimiyetimizle kabil-i tevfik (uygun bulunabilecek) olacak teminat vermeye hazır bulunulduğu, kapitülasyonlar meselesinde Japonya’nın yabancı imtiyazları tedricen (zamanın akışına bırakarak) ilga etmenin Türkiye açısından bir çok sebepten dolayı model olamayacağını izah etti. “22

Yusuf Kemâl Bey, bundan sonra İtalyan temsilcisi Marke Garroni ile görüşme yaptı Garroni, İngiltere ile Fransa’nın Şark Meselesinde adeta karşı karşıya geldiklerini ve üçüncü olan İtalya’nın bunların arasını bulmakta büyük bir rolü olduğunu beyandan sonra Birinci Dünya Savaşı’nda müttefiklerin cepleri dolu olarak çıktıkları halde İtalya’nın eli boş olarak çıktığını ve yalnız iktisadî imtiyazat (ayrıcalıklar) elde etmek istediğini söyledi23.

Yusuf Kemâl Bey, İtilâf devletlerinin temsilcileriyle görüştükten sonra Sultan Vahdettin ile bir görüşme yaptı. Bu görüşmeye geçmeden önce görüşme talebinin tarihi ve kimden geldiği konusunda bazı açıklamaların yapılması yerinde olacaktır. Yusuf Kemâl Bey, gerek hatıralarında gerekse Naşit Hakkı Uluğ ve Sabahattin Selek’le yapmış olduğu mülakatlarda Sultan’la görüşme meselesinin 17 Şubat’ta Hamit Bey’in evinde Tevik Paşa tarafından gündeme getirildiğini belirtmektedir24. A. İzzet Paşa, aynı görüşmeyle ilgili bilgi verirken Padişah’tan söz etmekte fakat burada konu, Yusuf Kemâl Bey’in Sultan’la görüşmesi değil Avrupa’da kendisinin yapacağı temaslarda görüş birliği olduğunu tasdiki ile ilgiliydi25. Yusuf Kemâl Bey ise aynı görüşme ile bilgi verirken Sultan’ın sözkonusu olan bu görüş birliğini tasdik etmesi meselesinden söz etmemektedir. Burada Yusuf Kemâl Bey’in verdiği bilgiler arasında fark bulunmaktadır. Yusuf Kemâl Bey, hatıralarında ve yaptığı mülakatlarda Sultan’la ilgili görüşme talebini belirmekte fakat Hariciye Vekaleti’ne göndermiş olduğu ilk iki raporda26 bundan bahsetmemektedir. Ancak üçüncü bir raporunda Sultan’la görüşme meselesinden bahsetmektedir27.

Sultan’la görüşme yapılması için teklif, Ahmet İzzet Paşa tarafından Yusuf Kemâl Bey’e yapıldı28. Daha sonra izzet Paşa ile birlikte saraya gidildi. Tevfik Paşa da orada beklemekteydi. Sultan’ın huzuruna kabul olundular. Yusuf Kemâl Bey, hatıralarında ve diğer iki mülakatında görüşme anını şöyle anlatmaktadır; “Üçümüz birlikte Vahdettin’in bulunduğu odaya girdik. Vahdettin, bir koltukta oturuyordu. İşareti üzerine ben de karşısındaki koltuğa oturdum. Paşalar ayakta duruyorlardı. Padişah’m gözleri kapalı idi. Bir şey söylemiyordu. Ben ‘İcra Vekillerinden aldığım talimata tevfikan (uygun olarak) Büyük Millet Meclisi Hükümeti, taraf-ı şahanelerinden (Sultan Vahdettin) Büyük Millet Meclisi’nin tanınmasını istiyor’ dedim. Vahdettin, gözlerini açmadı ve hiçbir cevap vermedi. Biraz bekledikten sonra kalktım müsaade istedim.”29 Y. Kemâl Bey, yukarıda söz konusu kaynaklara göre görüşmesini böyle nakletmektedir.

Ancak Mustafa Kemâl Paşa’nın şahsına gönderdiği 23 Şubat tarihli “gizli ve acele” kayıtlı şifresinde görüşme ile ilgili özetle şu bilgileri vermektedir: “Hünkâr, redingot giymiş, önünü iliklemiş, ayakta duruyordu. Yer gösterdi cümlemiz oturduk. Hünkâr söze başladı. Tevfık Paşa’nın benim geldiğimi kendisi ile görüşmek istediğimi söylediğini, riyaset (başı, reisi) etmekle müftehir (iftihar ettiği) olduğu milletinin efradından (fertlerinden) biri ile görüşmekten haz duyduğunu30 beyandan ve halihazırı nazara itibara alarak bu mülakatın gece olmasını tercih ettiğini beyandan sonra ihanet değil içtihat (görüş) hatası olarak harbe girdiğimizi söyledi. Bu arada hemen İzzet Paşa söze karışarak bu mülakatın faydalı olacağını’ kendisiyle Tevfik Paşa’nın düşünmüş olduklarını söyleyerek Padişahın sözlerini tashih ettikten sonra benim (Y. Kemal Bey) Padişaha ‘Ankara’nın komünist ve cumhuriyetçi olmadığını’ söylemekliğimi benden evvelce suret-i mahsusada rica eylediğini beyan ile ‘bunu bey de tekrar ediyor’ diyerek sözü bana bıraktı. O zamana kadar gözleri kapalı olarak söz söyleyen Hünkâr, oturduğu yerden biraz ilerledi. Kulağını bana tevcih ederek dikkatle dinlemeye başladı. Ben de şu sözleri söyledim. ‘Payitahtın (başkentin) işgali Makam-ı Hilâfetin maruz olduğu tazyik üzerine milletin işe başladığı Büyük Millet Meclisini nasıl teessür ettiği malum-u Hünayunlarıdır. Büyük Millet Meclisi ne komünisttir, ne de cumhuriyetçidir. Büyük Millet Meclisi Makam-ı Muallay-ı Hilâfeti tanır ve Zat-ı Hümayunlarından kendisinin tanınmasını istirham etmektedir.’ Bu sözlerimden pek çok memnun göründü. Yine uzun bir nutuk irad ederek, kendisinin hiçbir suizana (kötü düşünceye) düşmediğini milletin Hanedan-ı Osmani’den ayrılmasının her şeye nihayet vermek demek olduğu için bu hususun kimsenin zihninden geçmeyeceğine emin olduğunu, birleşmek meselesine gelince milletle kendi arasına menhus (uğursuz) Yunanlıların girmiş oldukları için bunlar defedilmedikçe bu cihete gitmek muvafık olmadığını zannettiğini belirterek, itidal (soğukkanlılık) ile hareketi tavsiye etti. Ben ikinci defa ve sonuncu olarak söze başlayarak Büyük Millet Meclisi’nin ifratperest (fanatik) olmadığını yalnız milletin en meşru haklarını istemekte olduğunu ve pek mutedil bulunduğunu söyledim.31 Yusuf Kemâl Bey, görüşmeyi böylece aktardıktan sonra raporunun sonuna kendi değerlendirmesini şöyle belirtmektedir; “Hünkâr, son derece milletperver görünmek istedi. Fakat şimdi Büyük Millet Meclisi ‘ni tanımak hususunda bir şey yapmadı. Mülakattan pek memnun olduğu zahir (açık) idi. Yanılmıyorsam pek çok korkulara, endişelere düşmüş bir adam tavrını gösteriyordu.”

Gerek Yusuf Kemâl Bey’in Mustafa Kemâl Paşa’ya gönderdiği son raporda, gerekse diğer kaynaklarda (hatıra ve mülâkatlarında) görüşme ile ilgili farklı bilgiler bulunmaktadır. Öncelikle Yusuf Kemâl Bey’in raporun dışında verdiği bilgilerde Sultan’ın hiç konuşmadığı belirtilmektedir. Bunun yanında “gözleri yere dikilmiş başını öne doğru sallayıp durdu.” gibi ifadeler kullanmaktadır32. Yusuf Kemâl Bey, Mustafa Kemâl Paşa’nın verdiği talimat gereği Sultan’a TBMM’yi tanıması konusunda teklifte bulunmuş fakat Sultan bu konuda açıkça olumlu veya olumsuz bir cevap vermemişti. Sultan’ın “Birleşme meselesine gelince milletle kendi arasına menhus Yunanlıların girmiş oldukları için bunlar defedilmedikçe, bu cihete gitmek muvafık olmadığını” söylemekle zımmen TBMM’yi kabul ettiğini ancak biraz zaman istediği anlamı çıkarılabilir. Ayrıca Yusuf Kemâl Bey, bu görüşmenin fayda sağlamadığına kanaat getirdiği için söz konusu raporunun sonunu şu cümleyle bağlamıştı; “Bizce ifşasına (açıklanmasına) lüzum-u kati (kesinlik) olmadıkça Hünkâr’la benim aramda mülakat vuku bulduğunun mektum (gizli) tutulmasını muvafık görmekteyim.”

Yusuf Kemâl Bey, Sultan’la görüşmeyi tamamladıktan sonra dışarıya çıkar çıkmaz izzet Paşa’ya “Niçin kendisinin müracaatçı gibi gösterildiği” konusunda tepkisini ortaya koydu. İzzet Paşa’da Sultan’ın huzurunda söylediklerini tekrar etti33. Y. Kemâl Bey, bunun üzerine İzzet Paşa’ya şunları söyledi: “Padişah, bana Büyük Millet Meclisini tanığını bildirseydi İcra Vekillerinden aldığım talimata göre İstanbul’un o zamanki Heyet-i Vükelası azalarına şeref ve haysiyetleriyle mütenasip makamlar verecektik. Madamülhayat (hayat boyu) maaşlarını temin edebilir ve icabedenleri mebus yapmaya alışabilirdik.” Anlaşıldığına göre, Y. Kemâl Bey, beklediğini bulamamıştı. Hariciye Vekili, bütün bu gelişmelere rağmen hâlâ ümidini kaybetmemişti. A. İzzet Paşa’ya şunu teklif etti; “İstanbul Hükümeti, Avrupa’ya mümessil göndermek vesaire gibi harekette bulunmamalıdır. Bu cihet kabul edilmezse murahhaslarımızın kendilerinin de murahhasları olduğu kabul edilmelidir. “34

İstanbul’daki Görüşmelere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki Tepkiler

Ankara Hükümetinin Hariciye Vekili İstanbul’da bu şekilde görüşmelerde bulunurken TBMM’nde fırtınalar kopmaktaydı. Yusuf Kemâl Bey’in Padişah’la yapmış olduğu görüşme, TBMM’de tepkiyle karşılandı. Konu, 6 Mart 1922 tarihli gizli oturumda görüşüldü. “İstanbul Hükümeti” diye bir hükümetin kabul edilmediği, Padişahlık makamı ile bütün bağların kesilmek istendiği bir ortamda Hariciye Vekilinin Meclise haber vermeden üstelik “varlığının bile” kabul edilmediği İstanbul Hükûmeti’nin aracılığı ile Padişah’a giderek Ankara Büyük Millet Meclisi’ni tanıması dileğinde bulunması, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerince aklın almayacağı, anlaşılmaz bir olay gibi görünüyordu.

Konuyu açıklığa kavuşturmak için arka arkaya soru önergeleri verildi. Trabzon mebusu Hafız Mehmet Bey, Diyarbakır mebusu Hacı Şükrü Bey ile Aydın mebusu Tahsin Bey ve arkadaşlarının vermiş oldukları soru önergeleri ele alındı. Sorulan sorulara cevap vermek üzere kürsüye Hariciye Vekâleti’ne vekâleten bakan Celal Bey geldi. Konu, Mecliste çoğunluğun olmadığı bir sırada ele alınmıştı. Celal Bey, şunları söyledi: “İstanbul’dakileri son defa olmak üzere vatan ve vicdan görevine çağırmayı Heyeti Vekile uygun gördü. Avrupa’ya giden Yusuf Kemâl bey’e İstanbul üzerinden geçerek gerekli şahıslarla ve isterse Halife ile de görüşme yetkisi verildi, İzzet Paşa, 20 Şubat 1922 günü Padişah’in kendisiyle görüşmek istediğini bildirerek Yusuf Kemâl Bey’i saraya götürmüştür. Yusuf Kemâl Bey Halifeye, ‘biz sizi tanıyoruz, sizin de bizi tanımanızı isteriz’ demişse de ters cevap almıştır.”

Gensoru sahiplerinden Aydın mebusu Tahsin Bey, “Ben önce Heyet-i Vekile’nin bu konuda görevini yapmadığını ispatlayacağım. Altıncı Sultan Mehmet denen şimdiki Padişah Vahdettin, Halifelik bayrağını Yunanlılara teslim eden adamdır. Böyle bir adamla görüşmek ve anlaşmaktan iyi bir sonuç beklenir mi idi? İşte Heyet-i Vekile’nin birinci yanlışı budur. İkinci yanlışlık, Ahmet izzet Paşa’ya güven duyulması ve onun aracılığı ile Padişahla pazarlığa girişilmesidir. Halbuki Padişah İstanbul’da esirdir. Esirle değil efendisiyle anlaşmak gerekirdi. Efendisi ise Harrington’du. Onun efendisi de L. George’dir. Bütün bu yanlışlıklar Heyet-i Vekilenin görevini bilmemesinden ve bu gibi meselelerde Meclisin düşünce ve kararını almamasındandır. Bundan ötürü Hariciye Vekili’nin geriye çağrılmasını Hükümetin düşmesini teklif ederim.” Trabzon mebusu Hafız Mehmet Bey, “Heyet-i Vekile, hiçbir zaman yüksek Meclisin ve hükümetinin meşruluğunu Padişaha tasdik ettirmek ihtiyacı olduğunu karar veremez” derken Mustafa Kemâl Paşa, “Öyle bir şey yoktur, öyle bir karar alamaz” diye karşılık verdi.

Bu sert hücumlar karşısında söz alan Heyet-i Vekile Reisi Fevzi Paşa, “Yusuf Kemâl Bey, Avrupa’ya Millî gayemizi, Millî mücadelemizi anlatmaya giderken Halifeye uğramadan sıvışıp gidemezdi. Birlik ve beraberlik göstermek gerekirdi.” şeklinde konuştu. Son sözü Mustafa Kemâl Paşa alarak özetle şunları söyledi: “Meclisimizin, bütün milletle beraber izlemiş olduğu bir esas vardır ki, yüce Hilâfet makamına bağlıyız- Çünkü Hilâfet ve Sultanlık makamı herhangi bir kimsenin değildir, bizimdir. Onu koruduk, sonuna kadar da koruyacağız. Bundan dolayı bu makamda oturan kimse meclis kararlarına, milletin taleplerine uyacağını bildirirse onunla da görüşebilir diye Heyet-i Vekile karar almıştır. Bu da hükümetin yetkisi içindedir. İstanbul’dakiler bir oyun çevirmişse Yusuf Kemâl Bey’in ne sebeple kabahati olur. “35

Yusuf Kemal Bey’in İstanbul’dan Ayrılması

Ankara’da bu gelişmeler olurken İstanbul Hükümeti, Avrupa’da temaslarda bulunmak üzere Hariciye Nazırlığı bünyesinde A. İzzet Paşa’nın başkanlığında bir heyet oluşturmaktaydı. Buna ilâveten Ankara Hükümetini temsilen gelen Hariciye Vekili Yusuf Kemâl Bey’e Avrupa’da yapılacak temaslar esnasında İstanbul Hükümetini temsil konusunda yetki verilmemesi kararını aldı36.

Yusuf Kemâl Bey, İzzet Paşa ile ilgili bu kararı kendisine ziyarete gelen General Pelle’den öğrendi. Bu habere oldukça şaşıran Yusuf Kemâl Bey, hemen bu haberin doğruluğunu ve neden buna gerek duyulduğunu öğrenmek için Sadrazam Tevfik Paşa ile görüştü. Tevfik Paşa, “İngiltere ve Fransa komiserleri böyle istediler” şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine Y. Kemâl Bey, hemen Fransız temsilcisine giderek General Pelle’ye konuyu aktardı. Gn. Pelle, şunları söyledi; “Ben bunların içinde özü sözüne mutabık bir Tevfik Paşa var diyordum. Onun da mı özü sözüne uymuyor. Ben istemedim.” Y. Kemâl Bey, Gn. Pelle’den bu sözlerini Tevfik Paşa’ya aktarabilmesi konusunda müsaade aldıktan sonra Tevfik Paşa’ya giderek tekrar görüştü. Y. Kemâl Bey, Tevfik Paşa’ya; “biz size Londra’da sözü bizim heyete bıraktığınız için hürmet ediyorduk. Bu muamelenize şaştım. İlk gün Avrupa’da sözü TBMM Hariciye Vekiline bırakacağınızı söylemiştiniz” şeklinde sitemlerini iletti. Y. Kemâl Bey’in naklettiğine göre bu sözler karşısında Tevfik Paşa’nın karşılığı “mahcup” bir şekilde “bir zaruret vardır”31 karşılığı olmuştur.

Yusuf Kemâl Bey’i direkt ilgilendirmesi bakımından İstanbul Hükûmeti’nin gerçekleştirdiği bu görevlendirme konusunda biraz durmakta fayda vardır. Tevfik Paşa, “bir zaruret vardır” derken herhalde Rumbold ile görüşmesini kastediyor olmalı. Çünkü Paşa, onunla görüşmesini Yusuf Kemâl Bey’e aynen aktarması mümkün değildi. Sonyel’in verdiği bilgiye göre; Tevfik Paşa, Rumbold ile görüşmesinde Curzon’un Türklerin yararına yapmak isteyeceği herhangi bir sınır değişikliğinin, İstanbul yönetiminin yetkisini artırmak için İzzet Paşa’nın Londra’ya gönderilmesini temenni ediyor aksi durumda Ankara’nın isteklerini artırmak ihtimalinin söz konusu olabileceğini söylüyordu38.

Öte yandan A. İzzet Paşa, kendisinin bu seyahatle görevlendirilmesini iki sebebe bağlamaktaydı. Bunlardan birisi, İstanbul Hükûmeti’nin Londra temsilcisi tarafından kendisine gönderilen bir yazıydı. Buna göre, Yusuf Kemâl Heyeti’nin Saltanat-ı Seniyye ricalince takdim edilmedikçe Londra’daki politikacılar tarafından kabul olunmayacağıydı. A. İzzet Paşa, bu bilginin sonradan pek doğru olmadığının ortaya çıktığını söylemekte ancak kendisinin her ihtimale karşı “millicilere” yardımcı olmaya kararlıydı. Çünkü A. İzzet Paşa’ya göre, İngilizlerle “milliciler” arasında şiddetli bir ihtilâf çıkması kuvvetle muhtemeldi ve buna belki kendisi engel olabilirdi. A. İzzet Paşa, bu düşünceyle İstanbul Hükûmeti’nin vermiş olduğu görevi kabul etmişti39.

İkinci sebep de şuydu: İzzet Paşa’nın Gn. Pelle’nin tercümanından öğrendiğine göre; o günlerde müttefik devletlerin temsilcileri Paris’te toplanacaklardı. Yunanlılar bu devletleri kendilerine çekmek için yoğun faaliyetlerde bulunmaktaydılar, İstanbul Hükûmeti’nin bu konuda hareketsiz kalması İngilizleri çok fazla ürkütmekteydi. A. izzet Paşa, bu durumu kendi ifadesiyle “ağzından kaçırmıştı”. Vükeladan ileri gelenler ve sadrazam A. izzet Paşa’nın “hemen” Avrupa’ya gitmesi konusunda tavsiyede bulundular. Ayrıca A. izzet Paşa’ya göre, artık Yusuf Kemâl Bey’le görüş birliğine varma imkanı da kalmamıştı40.

Yusuf Kemâl Bey, 1 Mart 1922 günü TBMM’nin kararıyla ve Ali Macit Bey vasıtasıyle A. izzet Paşa’ya bir protesto41 mektubu bırakarak deniz yoluyla Marsilya’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı42. Yusuf Kemâl Bey ve heyetini İstanbul’dan kalabalık bir halk topluluğu uğurladı43.

Türk Heyeti, vapura girince göndere Türk bayrağı çekildi ve halk bunu büyük bir coşku ile alkışladı. Vapur, Karaköy Rıhtımı’ndan ayrıldıktan sonra Kızkulesi açıklarında İngilizler tarafından denetlenmek üzere durduruldu. Kimlik kontrolü güvertede yapılıyordu. Türk Heyeti ise salondu bulunuyordu. Kontrol için Türk Heyeti’nin güverteye çıkması istendi. Heyet Başkanı Yusuf Kemâl Bey, bu teklifi reddetti ve “O buraya gelsin” şeklinde cevap verdi. Uzun tartışmalardan sonra İngiliz subayı, Türk Heyeti’nin yanına gelmek zorunda kaldı. Bu durum, Türk Heyeti açısından büyük bir prestij meydana getirmişti44.

Yusuf Kemâl Bey’in Avrupa’daki Görüşmeleri

Nihayet Heyet, Fransa’ya ulaştı. Marsilya’ya varıldığında karşılamaya gelenler arasında F. Bouillon bulunmaktaydı45. Yusuf Kemâl Bey ve Heyet, burada fazla kalmadan hemen Paris’e geçti. Paris’te bazı görüşmeler yapıldı. Buradaki görüşmelerle ilgili olarak Y. Kemâl Bey, Hariciye Vekâleti’ni gönderdiği raporda özetle şöyle belirtmektedir: “Poicare, İtilâfname’nin (Ankara hilâfnamesi) harfiyyen tatbiki lüzümunden bahsetti. Ayıntap’da, (Gazi Antep), Ceyhan’da ve Mersin’de Fransız askerlerinin mezarlarına yapılan tecavüzlerden şikayette bulundu. Poincare, gayet ihtiyatkar bir zat. Barış meselesi Ankara hilâfnamesi merbutatı dairesinde müttefikleriyle beraber tetkik edecekler. Metalib-i Millîyeyi kendisine geniş olarak izah ettim. İzmir’de Rum ekseriyetinin bulunduğu iddiasına karşı ise İzmir Şehri’nin Müslüman ekseriyeti olduğunu böyle olmasa bile İzmir’in Türkiye’den ayrılmasının Anadolu’yu boğazlamak demek olacağını söyledim. Fransız mezarlarına yapılan tecavüz gibi şikayetlerle ilgili olarak gereğinin yapılacağını kendisine söyledim.”46

Daha sonra Yusuf Kemâl Bey, buradan 9 Martta Londra’ya geçti47. Londra’ya varır varmaz Dail Telgraph Gazetesi Ankara Hükûmeti’nin Hariciye Vekili ile bir mülakat yaptı. Vakit Gazetesi’nde yayınlanan bu makale şöyledir:
“Hariciye Vekili Londra’ya geldikten beş dakika sonra bir mülakat rica ettim. Yusuf Kemâl Bey’in takip ettiği siyasetin dostane bir münekkidi (eleştiricisi) olmadığım halde kendisi beni samimi bir şekilde karşıladı. Bunun için kendisine müteşekkirim. M. Bouillon ile Ankara Muahedesi’ni, M. Çiçerin ile Moskova Muahedesi’ni akdeden Yusuf Kemâl Bey, selefi Bekir Sami Bey’den fikren daha yüksek bir şahsiyettir. Yusuf Kemâl Bey, bünyesi itibariyle küçük bir adamdır. Bununla beraber Mustafa Kemâl Paşa’nın kuvvetli sağ kolu olup azim sahibi bir adamdır. Yusuf Kemâl Bey, Moğol ırkına benziyor. Geniş alnı ince çenesi ve bilhassa nafiz gözleri ve ince dudaklarıyle Ankara Hariciye Vekili tıpkı Lenin’e(!) benziyor. Yusuf Kemâl Bey, ağır ağır ve büyük bir dikkat ve itina ile görüşür. Kullandığı her kelimeyi tartar muarızının (karşısındaki kimsenin) kendisi için kurduğu tuzağa düşmekten daima şüphelenir. Yusuf Kemâl ile görüşmek M. Franklin Bouillon gibi cerbezeli bir recülü (adamı) hükümeti nasıl atlatıp da Ankara için bu kadar müsait şartlarla bir muahele akdetmeye muvaffak olduğunu anlamaya kafidir.”48

Bu arada İstanbul Hükûmeti’ni temsilen temaslarda bulunmak üzere gelen A. İzzet Paşa’da 9 Martta Londra’ya ulaşmıştı. Burada L. Curzon’la bir görüşme yaptı49. Bu kısa görüşmede Curzon, İzzet Paşa’ya, Yusuf Kemâl Bey ile mülakat yapıp yapmaması konusunda onun fikrini sordu. Bu soruya, İzzet Paşa olumlu cevap verdi. Daha sonra İzzet Paşa’nın Yusuf Kemâl Bey’e iletmek istediği bir husus olup olmadığını sorması üzerine İzzet Paşa “Arzu ettiği takdirde efkâr (fikirlerimi) ve metalibimi (isteklerimi) açıklayan bir muhtırayı takdim edebilirim” şeklinde cevap verdi50.

A. İzzet Paşa ile L. Curzon arasında bu görüşme olurken Yusuf Kemâl Bey, henüz L. Curzon ile görüşme yapmamıştı ve kendisine ayrılan otelde kalıyordu. Bu sırada kendisine İstanbul Hükûmeti’nin temsilcisi Reşit Paşa, bir teklif getirdi. Teklif şöyleydi; İzzet Paşa, 16 Martta Curzon ile bir görüşme yapacaktı. Yusuf Kemâl Bey’de aynı gün Curzon ile görüşmek üzere randevu almıştı. Ayrı ayrı saatlerde görüşmektense birlikte görüşme yapmaları birlik ve beraberlik açısından daha iyi olabilir miydi? Yusuf Kemâl Bey, Reşit Paşa’nın aracılık ettiği bu teklife şöyle cevap verdi; “Benim bu teklifinize iki cevabım var biri resmi öteki hususi. Resmi cevabım, bu gibi önemli meselelerde biz TBMM’den sarih talimat almadıkça bir harekette bulunanlayız. Yarına kadar Meclisten cevap almak da mümkün değil. Hususi cevabım “A Paşa! İstanbul Hariciye Nazırı ile Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin Hariciye Vekili birleşecek başka yer bulamadılar da İngiltere Hariciye Nezaretini mi buldular?” Bu diplomatik cevaptan anlaşıldığı gibi Ankara Hükûmeti’nin Hariciye Vekili Bey, İstanbul Hükûmeti’nin teklifini kabul etmemişti51.

Hariciye Vekili, Yusuf Kemâl Bey, 16 Mart 1922 akşama doğru yanında Nihat Reşat Bey’le birlikte İngiltere Hariciye Nazın, L. Curzon ile bir görüşme yaptı52. Bu görüşmede, Curzon Y. Kemâl Bey’e önce TBMM’nin görüşlerini sordu. Yusuf Kemâl Bey, buna şu karşılığı verdi. “Büyük Millet Meclisi ve Hükümetinin nokta-i nazarı Misâk-i Millî ile âleme ilân edilmiştir. Türk Milleti ile İngiliz milletinin asli menfaatları arasında bir zıtlık bulunmadığını zannediyorum. Büyük Britanya Hükümeti, Misâk-ı Millî’yi kabul ederse ortada İhtilâf sebebi kalmayacaktır.” Curzon, Moskova Antlaşmasıyla ilgili olarak Sovyetlerin Ankara’ya para ve silah yardımı yaptığını belirterek şöyle bir soru sordu: “Türk milletinin hissiyatı ile Sovyetlerin hissiyatı arasında derin farklılıklar vardır. Siz bir taraftan Türk milleti ile İngiliz milleti arasında hiç bir zıtlık yok diyorsunuz, bir taraftan da Sovyetlerle ittifak yapıyorsunuz. Bu nasıl olur?” Yusuf Kemâl Bey, buna cevap olarak, “Sovyetlerle yapılan Andlaşmanın hakiki mahiyetini izah ettim” şeklinde belirtmekte ayrıntılı bilgi vermemektedir. Curzon daha çok Sovyetler’in Ankara Hükûmeti’ne yapmış olduğu silah yardımı ve bu silahların güney cephesinde kullanılmasından şüphelenmekteydi. Şunları söyledi; “Bundan maksat, Musul ve Irak’a doğru askerî harekat yapmakmış. Barış arzu edildiği ve onun iadesine çalışıldığı bir sırada Sovyetler’in yardımı ile çoğalttığınız kuvvetinizle bizim işgal ve mandamız altında olan memleketlere karşı tehditkar bir vaziyet almak doğru mu?” Yusuf Kemâl Bey, buna cevap olarak, bu silahların sadece savunma amacıyla alındığını ve kimseye saldırmak gibi niyetlerinin olmadığını ifade ederek şunları söyledi: “Bizi öldürmek istiyorlar, biz de kendimizi müdafaa ediyoruz. Buna müdafaai nefs, meşru müdafaa derler. Her milletin hukuku müdafaa-ı meşrua halinde bulunanlara her türlü silahı kullanmaya cevaz verir.” Daha sonra Yusuf Kemâl Bey, toplanacak konferansta hangi konuların görüşüleceğini sordu. Curzon, bu konunun biraz önce İstanbul Hükûmeti’nin temsilcisi İzzet Paşa ile görüştüğünü ve O’na bu hususta gerekli açıklamalarda bulunduğunu belirterek söz konusu noktalan “vakit kaybetmemek” için yanında bulunan görevliye okuttu. Söz konusu notlar anahatlarıyla şöyledir:

Görüşmekten maksat, Türk Yunan Savaşı’na son vermektir. Şunu da söyleyeyim ki İngilizler’in ne Türk milletine ne Türk Hükûmeti’ne ne de İslâm dinine husumeti var. Fakat siz aleyhimize savaşa girdiniz. Bu yüzden savaş iki üç sene uzadı. Öyle olduğu halde biz, Türklere haşin davranmak istemiyoruz. Fakat barış şartlarının mağluplar tarafından dikte edilmesini de kabul edemeyiz. Sevr Andlaşması’nın imzalanmasından beri şartlar değişti. Şimdi gereken değişikliği yapacağız. Bu değişiklikler ana hatlarıyla şöyledir; Önce Anadolu’da bulunan azınlıklar hakkında garanti isteyeceğiz. Boğazların tarafsızlığı sağlanacaktır. Eğer geçitler (İstanbul ve Çanakkale Boğazları) ile Marmara sahillerinin yine Türklere bırakılacağını zannediyorsanız büyük hata olur. Savaştan önceki borçlar ve savaş dolayısıyla meydana gelen talepler, Kapitülasyonlar meselesi, ileride askerlikte mecburiyet sisteminin kabul edilmesini kabul edemeyiz. İzmir’e sahip olmak hususundaki arzunuzu biliyoruz. Fakat İzmir’e Yunanlıların İtilâf Devletleri’nin daveti ile gittiler. Bunun dışında İzmir’de memleketin refahını sağlayan Rumlar vardır. İzmir’de özel bir yönetim kurulmalıdır. Bütün bu şartlar gerçekleşmesi ve enim sözümün dinlenebilmesi için ilk ve esaslı şart muhasamata (düşmanlık) başlanılmamasıdır. İngiltere Hariciye Nazın L. Curzon bunları söylemekteydi. Yusuf Kemâl Bey, bu konularda herhangi bir değerlendirme yapmadı. Curzon’a Türkiye’deki Rumlarla Yunanistan’daki Müslümanların mübadelesi hakkında görüşlerini sordu. Curzon buna karşılık olarak; bunun tatbikinin çok zor olduğunu belirtti53. Görüşme bu şekilde karşılıklı “yoklamalarla” sona erdi.

Yusuf Kemâl Bey, 19 Martta resmi bir akşam yemeğinde İngiliz Hariciye yetkililerinden Forbes Adam’la görüştü. Burada Misâk-ı Millî’nin gerçekleştirmek arzusunda olduklarını söyleyerek Türkiye’ye itimada dayanan bir andlaşma yerine “intikam” andlaşması kabul ettirmenin tehlikelerine işaret etti54.

Ankara Hükûmeti’nin Hariciye Vekili, bu arada meşhur tarihçi Toyn-bee tarafından bir akşam yemeğine davet edildi. Toynbee’nin evinde gerçekleşen bu yemekte, Birinci Dünya Savaşı sırasında Arabistan’daki faaliyetleriyle tanınan Laurens de bulunmaktaydı. Yusuf Kemâl Bey, hatıralarında Toynbee’nin evinde vuku bulan görüşmeleri şöyle anlatmaktadır: “Epeyce görüştük. Laurens bana hulaseten sizi yani Türkleri mahvetmek istedim. Muvaffak olamadım. Kürdistan teşkil etmek istedim. Ona da muvaffak olamadım.” Burada Y. Kemâl Bey, Laurens’in bu sözlerini “Fakat Arabistan’ı teşkilatlandırmayı başardım demek istemektedir” şeklinde yorumlamaktadır. Daha Toynbee’nin evinde olan görüşmeyle ilgili olarak şöyle devam etmektedir; “O günlerde gazeteler Arap birliğinden bahsediyorlardı. Kendisine ‘bu birlik olursa Britanya İmparatorluğu’nun adeta bel kemiği olan Şap Denizi’nin (Kızıl Deniz) etrafında bir imparatorluk olacak, buna nasıl razı oluyorsunuz?’ diye sordum. ‘Biz, değil bütün Arapların iki Arap kabilesinin bile birleşemeyeceğine kaniiyiz. Onun için bu birleşme sözlerine kulak asmıyoruz.’ cevabını verdi. Vakit hayli ilerlemişti. Y. Kemâl Bey, ev sahibinden müsaade istemek üzere şunları söyledi; ‘sayenizde bu gece âdeta bir Türk köy odasında sohbet ettik.’ Daha sonra Y. Kemâl, Laurens hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır; ‘M. Laurens, o kadar sözü özüne uygun konuşuyor ki, karşımda saf bir Türk konuşuyor zannettim. Bu sözler bana tatlı geldi. Çünkü açık, merçe konuşmayı aleyhimizde de olsa takdir etmek bizim adetimizdir’ şeklinde sözlerine açıklama getirdi. Bunun üzerine Laurens şunları söyledi; ‘Durun size bir şey daha söyleyeceğim. Ermenileri bir yerden ömür yere naklettiniz diye sizi itham ediyorlar. Ben etmiyorum. Irak’ta birkaç bin Ermeni vardı. Onlara ‘Erivan’a gidin’ dedim gittiler. Gitmeselerdi belki ben de sizin gibi harekete mecbur olacaktım. Çünkü bir toprakta yalnız bir millet yaşar. “55

Ankara Hükûmeti’nin Hariciye Vekili, Londra’daki görüşmelerini tamamladı. Buradaki görüşmelerden olumlu bir sonuç elde edilememişti. Bundan sonra Yusuf Kemâl Bey, Londra’dan ayrılarak 21 Martta Paris’e döndü56. Burada yine kendisini karşılayanlar arasında F. Bouillon vardı. Aynı günün akşamı birlikte akşam yemeği yediler. Yemekte Miralay Maujen’de vardı. Burada F. Bouillon, Yusuf Kemâl Bey’e, iki gün sonra Mareşal Depare’nin kendisini yemeğe davet edeceğini, kendisinin bunu kabul edip etmeyeceğini sordu. Yusuf Kemâl Bey, “Bu davet beni İzzet Paşa ile buluşturmak için mi tertip ediliyor?” şeklinde karşılık verdi. F. Bouillon’un Londra’daki gelişmelerden haberi olmadığı anlaşılıyordu. Yusuf Kemâl Bey, Londra’da Reşit Paşa’nın kendisine yapmış olduğu teklifi ve vermiş olduğu cevabı F. Bouillon’a aktardı ve bu öneriyi de reddetti. Yusuf Kemâl Bey, kendisiyle İstanbul Hükûmeti’nin Hariciye Nazırı İzzet Paşa’nın bir araya getirilmek istenişini şöyle değerlendirmektedir; “İstanbul Hükümeti Hariciye Nazırı İzzet Paşa ile Ankara Hariciye Vekilini birleştirmek oyunu İstanbul’da hazırlandı. Londra’da oynanmak istendi. Fransa Hariciyesi, oyunda muvaffak olundu zannetti. Fakat Büyük Millet Meclisi’nin manevi kuvveti Hariciye Vekilini korudu. Onun muti (itaatkar) hizmetkarı bu dolaba düşmedi. “57

Yusuf Kemâl Bey, Paris’e geldiği günün ertesi günü (22 Mart 1922) üç müttefik devletin hariciye vekilleri toplanarak barış şartlarını görüştüler ve aynı gün karara bağladılar. Aslında Fransa, Türkiye ile Sevr dışında yeni bir andlaşmasının yapılmasına taraftardı. Fakat İngiltere’nin bu konuda bazı endişeleri vardı. Bunlar Türkiye’nin yakın tarihte Yunan ordusuna karşı başarılı bir taarruza girişmesi, Türkiye’nin Irak’a karşı askerî bir harekat yapması ihtimali ve nihayet Türkiye’nin Rusya ile olan dostluğunun nereye kadar gelişeceği gibi hususlardı.

Bu endişelerden dolayı İngiltere, bir barış konferansı toplanmadan önce Türkiye’nin Yunanistan ile arasında mütareke olması gerektiği tezini ileri sürmüştür. Yusuf Kemâl Bey ise, L. Curzon ile yaptığı görüşmelerde; Anadolu’yu Yunanlılar tahliye etmeden barış görüşmelerine geçilmesinin mümkün olmadığını söylemişti. Ankara’nın teklifi kabul görmedi ve itilâf Devletleri, 22 Mart 1922 tarihinde mütareke şartlarını Türkiye ile Yunanistan’a birer nota ile bildirdiler. Mütareke teklifinin esasları özet olarak şöyledir; Türk ve Yunan kıtaları arasında 10 km eninde boş bir kordon bırakılacaktır, iki taraf da ordularını takviye etmeyeceklerdir. Taraflar ordularının mevzî durumunu değiştirmeyeceklerdir, itilaf Devletleri mümessilliklerinden oluşan askeri bir heyet, mütareke şartlarının uygulanıp uygulanmadığını kontrol edeceklerdir. Taraflar arasındaki muhasamat 3 ay süre ile tatil edilecek ve barış yapılancaya kadar bu üç aylık süre kendiliğinden üçer ay uzamış olacaktır58.

Yusuf Kemâl Bey, bu şartları Paris’te aynı günün akşamına doğru öğrendi. Henüz kendilerine resmi bir tebligat yapılmamıştı. Heyeti toplayarak Ankara’ya hemen dönülüp dönülmemesi konusunda istişarede bulundu. Ağırlıklı görüş Paris’te kalınmasıydı. Fakat Yusuf Kemâl Bey, bu şartlarda hemen Paris’i terk etmeyi düşünüyordu. Çünkü Hariciye Vekiline göre “Müttefik Devletlerin Hariciye nazırları bizim elimizi kolumuzu bağlamak istiyorlar. Büyük Millet Meclisi Hariciye Vekili, artık bir saat bile Paris’te kalamazdı. “59 Yusuf Kemâl Bey’in Londra’da yapmış olduğu temamlar sonucunda olumlu bir sonuç elde edilemedi ama Paris’teki görüşmeleri sonucunda silah araç ve gereç temin edilebilmiştir60. Yusuf Kemâl Bey, Paris’ten hemen ayrılmak konusunda kesin kararlıydı. Bunun üzerine M. Poincare, Hariciye Vekilini kararından vazgeçirmek istediyse de başarılı olamadı.

Sonuç

Yusuf Kemâl Bey, Paris’ten Mart ayının sonlarına doğru ayrılarak 3 Nisan 1922 tarihinde Ankara’ya döndü61. Paris ve Londra’da yapılan görüşmeler sonucunda; Fransa’nın ikinci ve üçüncü derece ileri gelenleri Ankara’yı destekler bir eğilim içinde görünüp bir takım vaatlerde bulunurken, üst seviyedeki sorumluların iyi niyet gösterisi yanında, müttefikleriyle birlikte hareket etmek zorunda oldukları görüşünü ileri sürmek suretiyle çekingen bir tavır ortaya koyuyorlardı. İngiltere, müttefiklerinin Anadolu’yu boşaltmayı kabul ettiklerini, fakat ısrarla Yunanlılarla mütareke yapılmasını istiyordu. Yusuf Kemâl Bey, Avrupa’da yapmış olduğu temasları konusunda Mustafa Kemâl Paşa’ya göndermiş olduğu raporunda şunları belirtmektedir; Öncelikle Anadolu’da yapılan mücadelenin ve dökülen Türk kanının heder olmadığını ve sarf edilen mesainin boşa gitmemiş olduğunu belirttikten sonra raporunda İslâm dünyası ve Avrupa kamuoyunun durumuyla ilgili olarak şöyle demektedir; “Afrika ve Hind Müslümanlarının Mustafa Kemâl Paşa hazretlerine ve onun meydana getirdiği muazzam esere karşı olan nazarlarının bizim tasavvur edemediğimiz bir derecede olduğu, Fransa’da ve Londra’da pek bariz bir şekilde görülmektedir. Fransa’da kamuoyu bize dönüktür. İngiltere’de de bu şekildedir. L. George, kabinesinin Yunan dostluğu ve Türk düşmanlığı suretinde takip ettikleri siyasetin yanlış bir yol olduğu teslim olunmaktadır. İngiliz iş çevrelerinin memleketimizde ticaret edememeleri Hindistan’ın lehimizdeki talepleri, bilhassa Türkiye’nin asla mahvedilemeyeceği hakikatinin sabit olması, bu değişikliğin amillerindendir. Lord Derby, kendisinin Türk dostu ve Yunan düşmanı olduğunu ve ihtiyaç halinde kendisine müracaat edebileceğimizi bana mahremane (gizli olarak) söylemiştir. Fransa Başvekili, bizim hukukumuzu müdafaa için İngiltere ile ipi koparacak kadar bir cesaret gösteremiyor ve gösteremeyecektir. Mebusan ve Ayandan, matbuattan ve hariçten bir çok dostlarımızın tazyiki, Poincare üzerinde epey tesir yapıyorsa da bu tesir bizim arzu ettiğimiz derecede azami netice meydana getirmemektedir. Lord Curzon, kendi kurduğu binayı elinden geldiği kadar az taviz vermeye ve netice olarak bize mümkün olduğu mertebede az taviz vermek istiyor. İtalya Hükûmeti’nin bilhassa Hariciye Nazırı Schanzer’den ciddi bir hareket beklenemez.”62

Yusuf Kemâl Bey’in de raporunda belirttiği gibi Avrupa’da resmî mercilerde değişen herhangi bir şey olmamakla birlikte özellikle Anadolu hareketine en fazla olumsuz tepki gösteren İngiltere’de kamuoyunda, ticaret çevresinde ve sömürgelerinde oluşan Türkiye hakkındaki olumlu akım sevindiriciydi.

24 Ağustosta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve Batı Cephesi komutanları harp karargahları ile taarruz bölgesinde küçük Şuhut kasabasına gittiler. 26 Ağustos sabahı, Genel Kurmay Başkanı ve Cephe Komutanı, taarruz alanında Koca Tepe’ye geldiler. Sabahleyin saat 05.30’da Büyük Taarruz başladı. 30 Ağustosta bizzat Başkomutan M. Kemâl Paşa’nın idare ettiği savaşta Yunan ordusu büyük bir kısmı imha edilmişti. 2 Eylülde Ordularımız Uşak’a girdi ve Yunan ordularının başkomutanı General Trikopis, esir alınmıştı. Geniş bir cephe ile batıya doğru ilerleyen ordumuz, 9 Eylülde İzmir’e girmişti. M. Kemâl Paşa 10 Eylülde İzmir’e geldi. 18 Eylülde Batı Anadolu Yunan ordularından tamamıyla temizlenmişti.

1 Selahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika C. II, Ankara-1991, s. 210.
2 TBMM GCZ, Devre, 1. Cilt. 2, s. 672-673. (Türkiye Büyük Millet Meclisi Gizli Celse Zabıtları).
3 TBMM GCZ, D 1, C. 2, s. 673.
4 TBMM GCZ, D 1, C. 15, s. 211 (TBMM Zabıt Celsesi); Yusuf Hikmet Bayur, “TBMM Hükümeti Umur-ı Hariciye Vekili Yusuf Kemâl Tengirşenk’in 1922 Martında Yaptığı Avrupa Gezisiyle İlgili Anılar”Belleten, C. XL, N. 16, Ekim-1976, s. 625.
5 Bayur, agm, s. 626; Heyetle ilgili harcamalar için bk. İcra Vekilleri Heyeti’nin 5.2.1338 tarih ve 1372 sayılı kararnamesi. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi; Aynıca, Düstur, Tertip 3 C. 3, s. 218.
6 Refik Halit, Ago Paşanın Hatıraları, lst-1939, s. 115.
7 Bayur, agm, s. 624.
8 M. Kemâl Atatürk, Nutuk. c. 2. Ank-1984 s. 437; A. İzzet Paşa, Yusuf Kemâl Bey’e verilen talimat konusunda şunları söylemektedir; “Hükümet dairelerinde, hükümete ait binalara (maksat Hariciye konağı olacak) ayak basmayacak, hükümet ricalinin şahıslarıyla münasebete girişecek fakat mevki ve makamlarını tanımayacak. Bu ilkeleri Hamit Beyle Yusuf Kemâl Bey’mi kararlaştırdı yoksa Ankara’dan mı emrolundu bilmiyorum” bk. A. İzzet Paşa, Feryadım. C. 2, lst-1995, s. 156.
9 Yusuf Kemâl Tengirşenk, Vatan Hizmetinde İstanbul 1981, s. 241; Bayur, Belleten, agm, s. 626; Kazım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, İstanbul-1990, s. 1018; Naşit Uluğ, Cumhuriyet, 27 Ekim 1968.
10 Sözkonusu muhtıranın tam metni için bk. Atatürk’ün Millî Dış Politikası, (Millî Mücadele Dönemine Ait 100 Belge) 119-1923, C. 1, Ank. 1992, s. 388-389 (Kısaltma; Ata. MDP).
11 Muhtıranın tam metni için bk. Ata. MDP. s. 391.
12 Bayur, agm, s. 626; Karşılamaya gelenler arasında İzzet Paşa’nın özel kalem müdürü de bulunmaktaydı, bk. Yusuf Kemâl Bey’in Ankara Hariciye Vekâleti’ne göndermiş olduğu 18 Şubat 1922 tarihli şifre telgraf. (Ata. MDP, c. 1, c. 397); Tengirşenk, age. s. 241; Ahmet İzzet Paşa, Yusuf Kemâl Bey’in İstanbul’a gelişi konusunda şunları söylemektedir; “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin büyük Hariciye Vekili Yusuf Kemâl Bey’in İstanbul’a şeref vermesi, özel şartlar altında vukuu güzel bir olay oldu. bk. A. İzzet Paşa, Feryadım. C. 2, s. 156.
13 Y. Kemal Bey, arkadaşlarıyla birlikte bir av partisi esnasında av tüfeğinin patlaması sonucunda parmaklarından yaralanmıştı. Bunun üzerine Askeriye-i Tıbbiye’ye nakli yapılmıştı. Bir süre de burada tahsiline devam eden Y. Kemâl, derslerinde üstün bir basan gösterdiği için o zamanın geleneği gereği “sınıf çavuşu” yapılmıştı. Daha sonra “Gizli Cemiyet”in organize ettiği öğrenci olaylarında direkt ilgisi olmadığı halde Y. Kemâl, “sınıf çavuşu” olduğundan sorumlu tutuldu. Bunun üzerine bu okuldan parmaklarının “sakat” olduğunu gerekçe göstererek “ihracını” talep etti ve ayrıldı. Bk. TBMM Arşiv, TKÖ DN. 3 SN, 266; Nur, (1992), I, s. 300; Uluğ, agm, Cumhuriyet, 22 Eylül 1968; Y. Kemâl’in Tıbbiye’deki arkadaşı Ethem Ruhi, Y. Kemâl’in siyasî suçlu olarak okuldan ihraç edil diğini belirtmektedir. Bk. İleri Gazetesi, 13 Haziran 1337.
14 İzzet Paşa, age, s. 256.
15 Tengirşenk, age, s. 241: Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali; C. II, İstanbul, 1987. s. 702; Ayrıca A. İzzet Paşa, “sadaret konağı devletin değil Tevfik Paşa’nın kendi malıydı” ifadesini kullanmaktadır. Bk. A. İzzet, age., s. 156.
16 Yusuf Kemâl Bey’in Ankara Hariciye Vekâleti’ne göndermiş olduğu 18 Şubat 1922 tarihli şifre telgraf; Tengirşenk, age., s. 241.
17 İzzet Paşa, age., s. 157.    
18 İzzet Paşa’nın göndermiş olduğu açıklamanın tam metni için bk. A İzzet Paşa, age., s. 410; Bayur, agm, s. 627.
19 Yusuf Kemâl bey’in Ankara Hariciye Vekâleti’ni göndermiş olduğu 18 Şubat 1922 tarihli şifre telgraf.
20 Yeni Gün, 20 Şubat 1338.
21 Yusuf Kemâl Bey’in Ankara Hariciye Vekaleti’ne göndermiş olduğu 18 Şubat 1922 tarihli şifre telgraf; Selahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika C. II, Ankara-1991, s. 205.
22 Yusuf Kemâl Bey’in Ankara Hariciye Vekâleti’ne göndermiş olduğu 23 Şubat 1922 tarihli şifre telgraf.
23 Aynı tarihli rapor.
24 Tengirşenk, age., s. 242; Selek, age., c. 2., s. 702-703; Yusuf Kemâl Beyle birlikte heyette bulunan Yusuf Hikmet Bayur’da Yusuf Kemâl Bey’in ifadelerini tekrar etmektedir. Bk. Bayur, agm, s. 627-628; Ulug, Cumhuriyet, 27 Ekim 1968.
25 İzzet Paşa, a.g.e., c. 2 s. 158.
26 Yusuf Kemâl Bey’in Ankara Hariciye Vekaleti’ne göndermiş olduğu 18 Şubat 1922 ve 23 Şubat 1922 tarihli şifreler.
27 Yusuf Kemâl Bey’in Ankara Hariciye Vekaleti’ne, Mustafa Kemâl Paşa’ya verilmek üzere göndermiş olduğu Gizli ve Acele kayıtlı 23 ŞubaJ 1922 tarihli şifre telgraf.
28 Yusuf Kemâl Bey’in Ankara Hariciye Vekaleti’ne, Mustafa Kemâl Paşa’ya verilmek üzere göndermiş olduğu Gizli ve Acele kayıtlı 23 Şubat 1922 tarihli şifre telgraf; Tengirşenk, age., s. 241; Bayur’un ingiliz Yüksek Komiserine atfen verdiği bilgiye göre, (bu bilgi de Tevfik Paşa tarafından İngiliz komiserine verilmişti) Yusuf Kemâl Bey, A. İzzet Paşa ile birlikte Tevfik Paşa’ya gelerek, Sultanca kabul edilmesini istedi. Sadrazam herhalde Sultan’ın Yusuf Kemâl Bey’i Ankara Hükûmeti’nin Hariciye Vekili sıfatiyle kabul edemiyeceği karşılığını verince O, Majeste’nin her hangi bir uyruğu gibi kabul edilmek istendiğini söyledi. Bk. Bayur, Belleten, s. 648; Selek, age., C. 2, s. 703; A. İzzet Paşa, Sultan’la görüşülmesi konusunda kendisinin nasıl aracı olduğunu araya başka kimler girdiğini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Bk. A. İzzet Paşa, age., C. 2, s. 159.
29 Tengirşenk, age. s. 242; Selek, age., c. 2, s. 703; Bayur, age, s. 628; Naşit Hakkı Uluğ, agm. Cumhuriyet, 28 Ekim 1968; Karabekir, Paşaların Kavgası, 1st- 1992, s. 85.
30 Yusuf Kemâl Bey’in Sultan’ın bu şekilde hitap etmesi karşısında hiçbir şekilde cevap vermemesini Bayur, “bizi şaşırttı, bizde adeta bir şok etkisi yaptı. Hele Konuşma sırasında ulusun herhangi bir bireyi olarak kabul etmesi ve Yusuf Kemâl Bey’in kendisini Hariciye Vekili olduğunu belirtmeden, direnmeden Hilâfet konusunu açmış olması büsbütün yersiz ve anlamsızdır” demektedir. Bk. Bayur, Belleten, s. 629-630.
31 Yusuf Kemâl Bey’in Ankara Hariciye Vekâleti’ne, Mustafa Kemâl Paşa’ya verilmek üzere göndermiş olduğu Gizli ve Acele kayıtlı 23 Şubat 1922 tarihli şifre telgraf; Ahmet İzzet Paşa’da aynı bilgileri özet bir şekilde vermektedir. Yusuf Kemâl Bey’den farklı olarak Tevfik Paşa’nın daha önce huzurda bulunduğunu belirtmektedir. Bk. A. İzzet Paşa, age., c. 2, s. 159.
32 Selek, age., c 2. s. 703; Sultan Vahdettin ile görüşen Yusuf Kemâl Bey’in ifadelerinden Sultan’ın Millî mücadele ile ilgili bir küçümseme ifadesine rastlamadık. Fakat Sonyel’in yabancı kaynaklara dayanarak verdiği bilgiye göre; Padişah Kemâlistlerden o kadar nefret ediyordu ki, kendi ajanlarını harekete geçirerek Yusuf Kemâl’in katibi Kemâl Bey’in kayın pederinin evinde bulunan valizini bir mabeyinciyle açtırarak içindeki gizle belgelerin fotoğraflarını çektiriyor ve bir mabeyinciyle acele olarak İngiliz Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold’a gönderiyordu. Bk. Sonyel, age., c. 2, s. 221.
33 A. İzzet Paşa bu konuda şunları söylemektedir; “… Ben işin başında Yusuf Kemâl Bey’in Padişahın huzuruna çıkmasının, Ankara ’nın talimatları doğrultusunda olduğu halde, keyfiyetin bizden saklanmak istendiği kanısındayım. Ancak sonraki olaylardan alışıldığına göre, yukarıda sözü edilen kişiler tarafından samimi bir düşünceyle, kendisi bu mülakata sevk ve ikna edilnı j ve Ankara’dan izin alındıktan sonra, o da muvafakat etmiş olmalı ki, mesele dışarıya sızınca ne yapacağını şaşırarak, Ankara’ya kendisinin Padişah tarafından davet olunduğunu söylemiştir. Bk. A. İzzet Paşa, age., c. 2, s. 159; Mustafa Kemâl Paşa, bu konuda şunları söylemektedir; “Yusuf Kemâl Bey, İstanbul’da aldığı talimat çerçevesinde hareket etti. Fakat ne yazık ki İzzet Paşa ve arkadaşları kendisini oyalayıp aldatarak Padişaha müracaatçı gibi götürdüler.” Bk. Nutuk. C. 2, s. 438.
34 Tengirşenk, age., s. 243.
35 TBMM GCZ, D. 1, C. 3, s. 14-19.
36 Karabekir, age, s. 1032.
37 Tengirşenk, age., s. 243; Bayur, agm, s. 631; Uluğ, agm. Cumhuriyet, 28 Ekim 1968; Burada bir husus dikkati çekmektedir; Tevfik Paşa, İzzet Paşa’nın Avrupa seyahatiyle ilgili olarak Yusuf Kemâl Bey’e bu konunun İngiltere ve Fransa komiserleri böyle istedi cevabı vermesine rağmen Yusuf Kemâl Bey’in bu konuda İngiliz temsilcisi ile görüşmeyip sadece Fransız temsilcisi Pelle ile görüşmesi dikkat çekicidir.
38 Sonyel, age., c. 2, s. 221.
39 Sonyel’in İngiliz kaynaklarına dayanarak vermiş olduğu bilgiler, A. İzzet Paşa’nın bu endişesini doğrulamaktadır.; L. Curzon’dan Sir H. Rumbold’a gelen 31 Ocak 1922 tarihli kapalı telgrafta “Curzon, TBMM’nin aşın dilekler öne sürmesi durumuna karşı, İstanbul yönetimi kullanılır ümidiyle Sadrazam Tevfık Paşa’ya Ankara ’nın dışında bir heyet gönderilebileceğini bildiriyordu. Bk. Sonyel, age., C. 2, s. 220.
40 İzzet Paşa, age, C. 2, s. 162.
41 Sözkonusu protesto mektubunda özetle şunlar vardı; TBMM namına sizi rüfekanızı memleket ve millete karşı medyun (borçlu) bulunduğunuz görevleri yapmaya davet ettim. Bizim Avrupa’da bulunacağımız bir zamanda sizin de Avrupa ricalini ziyaret için seyahate kalkışmanız barış ümidini tehir etmekten, birlik ve beraberliği yok etmekten ibarettir. Maatteessüf beyanatınız ve binnetice yapılan tertip beni Padişafla görüşme de müracaatçı durumuna düşürüldüm. Bu hareketiniz gayr-i meşru olan vaziyetinize uygundur.” Mektubun tam metni için Bk. Tengirşenk. age., s. 244-245; Uluğ, agm. Cumhuriyet, 28 Ekim 1968; İzzet Paşa, Yusuf Kemâl Bey’den sözkonusu mektubun dışında yazılı bir metin daha aldığını belirtmekte ve şunları söylemektedir; “Yusuf Kemâl Bey’den aldığım emredici, küçük düşürücü olduğu kadar edepsizci olan bir tezkere aldım” Bk. A. İzzet Paşa, age. C. 2, s. 164; Yeni Gün Gazetesi, izzet Paşa’nın bu seyahati ile ilgili olarak şunları yazıyordu; “Son davranışıyla kendini o kadar kirletmiştir ki Hindistan’ın tüm lavantaları bile onu temizleyemez.” Yeni Gün, 6 Mart 1338.
42 Tevhid-i Efkar, 22 Mart 1338.
43 Basında bu olay şöyle anlatılmaktadır; Vapura kadar olan yollarda binlerce halk dolmuştu. Y. Kemal Bey’in başkanı olduğu heyet, alkışlarla vapura bindi. Toplulukta Trakya heyeti, Darülfünun talebe heyeti, Edebiyat Fakültesi talebeleri bulunmaktaydılar. Edebiyat Fakültesi talebeleri, Yusuf Kemâl Bey’e bir altın kalem hediye ettiler. Yusuf Kemâl Bey, Trakya Heyetine “Trakya’nın anavatana katılacağını” müjdeledi. Gazetecilere de özetle şunları söyledi; “Davamız, Millî Davadır ve Bu Misâk-ı Millîdir, İstanbul’un gösterdiği yakın ilgiden memnunum.” Yeni Gün, 3 Mart 1338.
44 Bayur, Belleten, s. 638.
45 Yeni Gün, 8 Mart 1338; Yusuf Kemâl Beyle F. Bouillon, daha önce 1921 yılının Haziran ayında tanışmışlar ve birlikte Ankara’ya gelmişlerdi. Ankara hilâfnamesi sırasında samimiyeti ilerletmişlerdi. Y. Kemâl Bey, 7 Mart 1922 günü Marsilya’ya geldiği zaman kendisiyle F. Bouillon arasındaki konuşmayı şöyle nakletmektedir: “O, siz burada ne geziyorsunuz? sualime karşı ‘hayret edecek bir şey yok, suç ortağımın Marsilya’ya geldiğini duydum. Onu karşılamaya geldim.’ Cevabını verdi. Fransa’nın İngiltere’den ayrılıp TBMM ile bir itilâf akdetmesi bir suç imiş. Bu suçu ikimiz işlemişiz. Onun için F. Bouillon bana daima (suç ortağım) diye hitap ederdi.” Bk. Tengirşenk, age., s. 245.
46 Yusuf Kemâl Bey’in Paris’ten Hariciye Vekâleti’ne göndermiş olduğu 2 Mart 1922 tarihli rapor; Sonyel, age., c. 2, s. 222.
47 Gotthard Jaeschke., Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi-I, Ankara-1971, s. 176.
48 Vakit, 21 Mart 1922; Tengirşenk, age, s. 246.
49 Bu görüşme İngiliz belgeleri arasında bulunmamaktadır. Diğer görüşmelere ait belgelerin bulunup sözkonusu 9 Mart tarihli görüşmeye ait belgelerin bulunmamasını Y. Hikmet. Bayur şöyle değerlendirmektedir; Bu buluşmada konuşulanların hiç kimse tarafından bilinmemesini istemiş olabilirler. Daha sonra Bayur, şu sonuca varmaktadır; “Böyle bir durumda hemen akla gelen, Sevr’den iyi ancak Misâk-ı Millîden geri bir barışı, Ankara reddederse ona bu işi zorlamak için Padişah hükümetiyle aralarında sıkı bir dayanışma kurmuş olacak olan büyük devletlerin tutacakları yolun Lord Curzon’la A. İzzet Paşa arasında görüşülmüş olmasıdır. Bk. Bayur, Belleten, agm, s. 658.
50 İzzet Paşa, age., c. 2, s. 170. 
51 Tengirşenk, age., s. 248.
52 Bayur, Belleten s. 658.
53 Tengirşenk, age., s. 253-254; Yusuf Kemâl Bey’in ifadelerinde Londra’da Curson ile bir defa görüşülmüş gibi bir intiba verilmektedir. Halbuki, 16-18 Mart günlerinde olmak üzere iki kez görüşme gerçekleşmiştir. Bayur, Belleten, s. 658; Sonyel, age., c. 2, s. 222-224.
54 Sonyel, age., c. 2, s. 224.
55 Tengirşenk, age., s. 255.
56 Jaeschke, age., s. 177.
57 Tengirşenk, age., s. 256.
58 Yusuf Hikmet Bayur, Yeni Türkiye Devletinin Harici Siyaseti, İst-1934, s. 102-106.
59 Tengirşenk, age., s. 257.
60 Sonyel, age., c. 2, s. 206.
61 Jaeschke, age., s. 178.
62 Yusuf Kemâl Bey’in Avrupa’dan Mustafa Kemâl Paşa’ya göndermiş olduğu 10 Nisan 1922 tarihli rapor.

– Sadi Borak
– ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 17, Cilt: VI, Mart 1990
Mustafa Kemal Büyük Taarruz Gününü Bütün Dünyadan Nasıl Gizli TuttuSayfanın Tepesine Git

FETHİ (OKYAR) BEYİN LONDRA’YA GÖNDERİLİŞİYLE İLGİLİ OLARAK NELER DEDİLER?

26 Ağustos taarruzunun başarıya ulaşması, tasarlanan ve uygulanan bütün taktik ve stratejik hazırlıklara paralel olarak, Büyük Taarruz’un bütün dünyadan kesinlikle gizli tutulmasına da bağlıydı. Çünkü ani bir saldırı ile Yunan ordusunun çökertilmesi, yani, Yunan’ın Anadolu topraklarından sökülüp atılması, aynı zamanda İngiltere’nin dünyadaki prestijine de büyük bir darbe teşkil ederdi. Ayrıca, Türkiye’nin zengin kaynakları ve stratejik durumu İngiltere için Yunan zaferini kaçınılmaz kılıyordu.

Bütün bu nedenlerle taarruz hamlesini sınırlı birkaç kişi dışında dünyadan, özellikle İngiltere’den gizli tutmak taarruzun başarısı için kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmişti. Öyle ki taarruz gününe kadar İngiltere’yi kuşkulandırmamak için barış dilenciliği yapmakla görevlendirilen Fethi (Okyar) Bey’in bu görevinden Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa bile önceden haberdar olamamıştır.

Aradan uzun yıllar geçtiği halde pek çok araştırmacı ve yazar, Fethi Bey’in bu özel görevinin gerçek sebebini öğrenememişler, onun, Mustafa Kemal Paşa tarafından bazı ödünler vererek barış şartları aramak için görevlendirildiğini sanmışlardır. Oysa, Atatürk’ün “Misak-ı Millî” den ödün vermesi düşünülemezdi. Müttefiklerin barış konusunda alacakları tavır ve ileri sürecekleri şartlar biliniyordu. Bu, Paris Barış Konferansı’nın 26 Mart oturumunda sunulan barış taslağı ile gün yüzüne çıkmıştı. Buna göre İzmir’in bize bırakılmasına karşılık Edirne Yunanistan’a terk edilecek, Sevr Antlaşması’nın Boğazlar ‘da ve ekonomik alanda Müttefiklere sağladığı yararlar da geçerliliğini koruyacaktı.

Bunlar bilindiğine göre Atatürk’ün böyle bir barış taarruzuna geçmesi elbette mümkün olamazdı.

Fethi Bey ‘in Gizli Görevi Basına Nasıl Yansıdı?:

Fethi Bey Batıya doğru yola çıktığı zaman Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa bu seyahatin amacını ve Fethi Bey’in gizli görevini henüz bilmemektedir. Bunu, Başkumandanlığa yazdığı 1/659 No, 7 Temmuz 1922 tarihli acele ve zata mahsus olan otantik belgeden öğrenmiş bulunuyoruz. (Belgenin metnine “Belgeler” bölümünde yer verilmiştir).

Jaeschke’ye Göre : … Bu mesele (Fethi Bey meselesi) henüz Türkiye’nin dosyaları neşredilmemiş olduğu için öyle esrar dolu bir karanlığa boğulmuştur ki bundan efsaneler doğmuştur…”
(Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Gotthard Jaeschke. s. 231.) 

Karanlık Bir Meselesi:

“… içişleri Bakanı Fethi Bey’in Avrupa’ya gidişini, bu husustaki belgeler henüz yayımlanmamış olduğuna göre aydınlatmak mümkün olamamaktadır…”
(Dr. Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, s. 157, dip notu) 

Bu gizli görev için herhangi resmî belge yoktur. Sözlü olarak verilmiş bir görevdir. Tek belge, İsmet Paşa’nın sorusuna cevap olarak Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği cevaptır. Bir de Fethi ve Fuat Umay’ın anılarıdır. Resmî belge olarak herhangi yapıta yansımamıştır.

Halide Edip’e Göre : Haziranın sonunda uzun bir izin alarak Ankara’ya gittim. Mustafa Kemal bu aralık cepheyi teftiş ediyordu. Ordu taarruza hazırdı. Fakat Türk-Yunan ilişkilerini kansız olarak halletmek mümkün olup olmadığını son defa anlamak için Dahiliye Vekili Fethi Bey’i İtilaf Devletleri Başşehrine göndermişti.”
(Türk’ün Ateşle İmtihanı, s. 233) 

“Ağustos ayının diğer bir olayı Ankara hükümetinin Dahiliye Vekili Fethi Bey’in Londra ziyaretidir. Fethi Bey son bir barış teşebbüsü için İngiltere’ye gitmişti. Fakat Lloyd George ve Lord Curzon tarafından kabul edilmedi. (…) Acaba Türkler taarruzla düşmanı kovabilecekler miydi? İşte bu, diplomatlara olduğu kadar kamuoyuna da imkânsız gibi görünüyordu.”
(Doç. Dr. Yahya Akyüz, Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu, s. 205) 

“…Fethi Bey’i Roma-Paris-Londra’ya gönderdi. Fethi Bey buralarda Yunanistan’ın Anadolu’dan çekilmelerini şart koşan bir barış tasarısı üzerinde görüşmeler yapacaktı…”
(Kinross, s. 471) 

“Barışçı bir çözüm yolu bulunup bulunmadığını anlamak, Müttefiklerin politik düşüncelerini saptamak için temmuz ayı başında Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal ve arkasından Fethi (Okyar) Bey’in yaptıkları Avrupa yolculukları ümitli bir sonuç vermemişti. İngiliz yöneticileri bu nabız yoklamalarını Ankara hükümetinin zayıflığına yoruyordu. …”
(Başkomutan Meydan Muharebesi, İbrahim Artuç, s. 43) 

General Celal Erikan’a Göre: “İçişleri Bakanı ve eski Başbakan Fethi (Okyar), Avrupa başkentlerine barış yoklaması için gittiğinde Londra’da protokol gereğince bile iyi bir kabul görmedi. Mustafa Kemal’in dediğince “güç ve yetenekten yoksun olanlara yüz verilmez” olduğu anlaşılıyor, siyasanın askerî bir başarıya dayanması gerekiyordu. Söz, yine silâha kalmıştı.
(Komutan Atatürk, Celal Erikan, s. 747) 

Bir Doğru Teşhis: Orgeneral (E) Suat Aktulga: “… Siyasî olarak da Mustafa Kemal Paşa, Avrupa devletlerinin, Türklerin bir taarruz yapacak güç ve kuvvette olmadıkları kanaatine varmalarını sağlamak için bu devletler nezdinde barış taarruzuna girişmiştir. Fethi Okyar’ı evvela İtalya’ya, sonra Paris’e ve daha sonra da Londra’ya göndererek bu devletler nezdinde yardımlarda bulunmaları isteğinde bulunmuştur.”
(Atatürk ve Bugünün Türk Gençliği, Mustafa Kemal Derneği Yayını, 35. sayfadaki Komutan ve Lider Atatürk makalesi.) 

Sadece yukarıya aldığımız yapıtlar değil, Büyük Taarruz’u konu alan tüm yapıtlar —Sayın General Suat Aktulga dışında— Fethi Okyar’ın Avrupa’ya gönderilişinin gerçek nedenini anlayamamışlardır. Bunun nedeni de bu konuda herhangi belgenin yayımlanmamış olması ve Atatürk’ün de demeçlerinde Fethi Bey’in bu görevini savaşa kansız son verme girişimi olarak göstermiş olmasıdır. Atatürk’ün akrabası ve Ankara Kumandanı Fuat(Umay) Bey’in bu konuda Hayat mecmuasında yapmış olduğu açıklamayı da görmemiş olmaları bu görevin gerçek hedefinin uzun süre gizli kalmasında etken olmuştur.

Fuat (Umay) Bey’in, hem Atatürk’ün akrabası bulunması, hem de Ankara Kumandanı olması, görevi bakımından da bu sırrı ilk öğrenen, ya da öğrenenler arasında bulunmasını doğal karşılamak lâzımdır. Umay, anılarında Atatürk’le ilgili çeşitli konulara değinmiş, bu arada Fethi Bey’in Avrupa seyahatini de bahis konusu etmiştir.

Anıların konumuzla ilgili bölümünü aşağıya alıyorum:

“… Bu arada şunu da arz edeyim: Vekiller Heyeti taarruza karar verdiği zaman Fevzi Paşa da toplantıda bulunmuş ve bazı dilekler ileri sürmüştü:

İstanbul’la muhaberat bir müddet için kesilecek, harp tebliğlerindeki şifre kullanılacak, düşmanı yanlış düşüncelere götürmeyi hedef tutan bilgiler verilecek, Devlet Reisi, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi ve Başvekil taraflarından ara ile —tabii hepsi mürettep— çay ziyafetleri verilecek, bunlar gazetelerle ilân edilecek. Bu arada Londra’ya bir heyet gönderilerek haber alınan Yunan taaruzunun önüne geçilmesine delalet edilmesi istenecek.

Fethi Bey’in reisliğinde bir heyet Londra’ya gönderildi. Fakat Entelli-gence Service’in verdiği: “Türkler için için taarruza hazırlanıyorlar” şeklindeki raporuna değil de Afyon’da bulunan İngiliz mümessilinin ‘Yunan hatlarının son derece kuvvetli olduğuna dair’ verdiği rapora inanmış olacaklar ki mağrur Llyod George heyetimizi kabul bile etmemişti…”
Hayat mecmuası 

Fethi Bey gizli görevini anlatıyor:

… “Hadisenin bugüne kadar açıklanmamış bir de perde arkası vardır. Bakir hakikati Fethi Bey’den dinleyelim:

Ağustos başında Gazi bana şunları söyledi: ‘—Taarruza karar verdim. Hazırlıkları tam gizlilik içinde yürüteceğim. Asıl endişem, düşmanların kuşkulanması. Yusuf Kemal Bey Paris’te resmî temaslar yaparken senden, Londra’da İngilizlere, sulhu bugünkü şartlarla aradığımız yolunda kanaat verecek temaslar yapmanı, nihayet eylül ayının ortalarına kadar zaman kazanmanı istiyorum. İcap ederse Roma’ya, Paris’e geçerek Londra’nın kuşkulanmamasını temin edeceksin. Gayem şu: Millî Misak eserleri üzerinde bir sulhun, bugünkü şartlar içinde mümkün olup olmadığını memlekete ve cihana ispat etmek… Bu mümkün olabilse kan dökmeden ve zaman kaybetmeden gayemize erişmiş oluruz. Fakat, karşımızdakilerin bizi oyaladıklarını, yorup bıktırmak istediklerini, imkânlarımız mahdut olduğundan ye’se kapılıp mümkün mertebe Sevr’e yakın şartlarla sulh masasına oturmaya zorlamak peşinde olduklarını biliyorsun. Ama, bunu sadece bizlerin bilmesi kâfi gelmiyor. Hasretini çektiğimiz sulh ve huzur ancak Yunan ordusunun mahvolmasıyla mümkün. Eylül ayının ortasına kadar bilhassa bir İngiliz müdahalesinden emin olmam şart. Bunu temin edebilecek misin?’

Hiç de huzurlu olmayan hayat şartları içinde daima canlı ve hareketli olan yüzü anlatılması imkânsız bir ulviyet hâlesi gibi idi. Türk milletinin kaderini değiştirecek zafer mucizesini ancak O’nun başarabileceği inancı içinde teminat verdim:

— Elimden geleni yapacağım. İstediğin eylül ayı ortasına kadar İngiltere’nin fiilî bir müdahalesine mâni olmak için her çareye başvuracağım, endişe etme.

Yolculuğuma dair Yusuf Kemal Bey’e yeni talimat verilecekti. Şifrelere kadar ayrıntılar üzerinde durarak sabahladık ve ben, önce İtalya Başvekili Kont Sforza ile görüşmek üzere Antalya üzerinden deniz yoluyla ertesi gün uğurlamasız Roma’ya doğru Ankara’dan ayrıldım.”
(Üç Devirde Bir Adam: Fethi Okyar, yayına hazırlayan Cemal Kutay, s. 300-301) 

Ve böylece 66 yıldır Jaeschke’nin deyimiyle esrar dolu karanlığa boğulmuş olan Fethi Okyar’ın Londra temaslarının gerçek mahiyeti de aydınlığa kavuşmuş oluyor. Mustafa Kemal’in savaş taktiği de başarıya ulaşıyor. İngilizleri Fethi Bey’in tekliflerine karşı ilgisiz kılan nedenler de vardır. Bunlara değinmeden önce Fethi Bey’in Londra temaslarına da yer verelim:

Fethi Bey Londra ‘da Nasıl Karşılandı? Nasıl Horlandı?:

Fethi Bey’in Londra’daki temasları sonuç vermedi, başarısızlıkla noktalandı. Böylece de Londra değinmelerinin fiyasko ile neticelenmesi, beklenen meyvelerini verdi. Bu, Ankara ’nın, daha doğrusu Atatürk’ün tarihsel başarılarından biri olarak tarihe geçti. Hele, Büyük Zaferin Londra hükümetini birbirine düşürmesi ve Lloyd George’un tepe taklak olması Mustafa Kemal için keyifli bir sonuç oldu.

Fethi Bey’in, her çaldığı kapının yüzüne kapanmasından yılmadan, usanmadan ‘ille de görüşmek istiyorum’ diye direnmesi, İngiliz politikacılarında ‘Türklerin çok zor durumda olduğu’ izlenimini uyandırmıştır. Bu temasların seyrine kısaca bakalım:

Gizlilik taktiğinin ilk adımı Fethi Bey’in Meclis’ten sağlık nedeniyle 3 Temmuz 1922’de istediği mezuniyet talebiyle başladı. Diyordu ki dilekçesinde:

“Mâzeret-i sıhhiyeme binaen beray-i tedavi Avrupa’ya azimet ihtiyacında bulunduğumdan iki ay müddetle terhisim hususunda heyet-icelilenin lûtfunu istihsale vesatet-i aliyelerini arz ve istirham eylerim efendim.”

Entelligence Service ajanlarının Millet Meclisi içine kadar sızdıkları, hatta gizli oturum tutanaklarının bile İngiltere Devlet Arşivi’ne aktarıldığı düşünülürse** gizliliğin korunmasındaki olağanüstü başarının değeri daha iyi anlaşılır.

Fethi Bey’in seyahatinin ilk durağı İtalya, daha sonra Fransa. Fransa’da Poincare ile görüşür. Daha sonra 3 Ağustos’ta Londra’ya geçer. Oyunun asıl merkezi Londra’dır. İtalya ve Paris ziyaretleri birer şaşırtmadır. Yani, Türkiye’nin içinde bulunduğu zor duruma barış yoluyla bir çözüm sağlayabilmek için bu iki devletten İngiltere nezdinde aracılık talebinde bulunduğu izlenimini yaratmak, böylece — eğer varsa— İngiltere’nin kuşkusunu dağıtmak amacı güdülmüştür.

Fethi Bey 3 Ağustos’ta Londra’ya gelir gelmez hemen temaslara başlamıştır. Fethi Bey’in hangi tekliflerle geldiği Başbakan Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon tarafından çok iyi bilindiği için her iki bakan ‘çok meşgul’ pozisyonuna girmişlerdir. Çünkü Fethi Bey’in getirdiği tekliflerle barış masasına oturmaya hiç niyetleri yoktur. İngiltere ancak kendi empoze edeceği şartlarla barış masasına oturabilir. O da Sevr Antlaşması’nda yapacakları bazı ufak tefek değişikliklerdir. Ancak, onlar kaçacak, Fethi Bey kovalayacaktır.

Fethi Bey’in etrafını önce gazeteciler sarar. Evvela Times muhabirinin sorularını yanıtlar:

“Seyahatim tamamen gayri resmîdir… Bilhassa Trakya ve Çanakkale için tekliflerle geldim. …Ümit ederim ki Türkiye ile Büyük Britanya arasında yeni bir uzlaşma ve iyi bir anlaşma siyaseti husule gelebilecektir. İngiltere’nin bize karşı iyi niyetini takdir etmekteyiz…”

Fethi Bey daha sonra Kurtuluş Savaşı’nın amacı ve Türk halkının İngilizlere karşı düşman olmadığı hakkında teminat verecektir.

Daha sonra Times muhabirinin sorularını da aynı içerik dahilinde cevaplamıştır. Bu mülakatta fazla olarak Bolşeviklik sorunu görüşülmüş, Fethi Bey de ‘Bolşeviklere boyun eğmediklerini, sadece kendi öz varlıkları için mücadele ettiklerini’ kesin ifadelerle belirtmiştir.

Fethi Bey, Ağustos’un 4’ünde Foreign Office’ de kıdemsiz ve yetkisiz bir memur tarafından kabul edildi. Bu, Başbakanlık da yapmış bir Bakanı —ziyareti gayri resmî de olsa— hafife almaktı. Fakat amaç uğruna her şeye katlanılacaktı. Bu kıdemsiz ve yetkisiz küçük memur Fethi Bey’e “Lord Balfour’un bir şanssızlık eseri (!) olarak az önce İsviçre’ye gittiğini, Lord Curzon’un ise şehirde bulunmadığını, eylül sonundan önce gelemeyeceğini” ellerini ovuşturarak anlatmaya çalışır. Zaten istenilen de bu: Oyalanmak, Büyük Taarruz’a kadar vakit kazanmak, Fethi Bey üzülmüş gibi davranıyor. Kıdemsiz kâtip ‘tekrar uğramasını’ öneriyor.

Aynı gün Lloyd George Avam Kamarası’nda müthiş bir nutuk çekiyor ve Türkleri aşağılayarak Yunanlılara ‘harbe devam’ komutunu veriyor. Dış görünüşe göre aleyhte gibi görünen olaylar aslında tam Mustafa Kemal’in istediği yönden gelişmektedir. Zaten İngiltere’nin tutumu bilinmektedir. Yunanistan’daki elçilerinin de Lord Curzon’a yolladığı raporda belirttiği gibi:

“…Yunanistan’ın yenilgisi Müttefikler için pek vahim olacaktır… İngiliz çıkarları için bize düşman bir Türkiye yerine dost bir ülkenin (yani Yunanistan’ın) harbi kazanmasının ne derece arzuya değer olduğunu Lord Hazretlerine bir kere daha ısrarla arza cesaret ederim. Buna o kadar kuvvetle inanıyorum ki Kemalist kuvvetlerin yeni Yunan cephesini ciddî olarak tehdit etmeleri belirir belirmez İngiltere hükümetinin Yunanlılara maddî manevî yardımda bulunmasını ve onların ezilmelerine meydan vermemesini isteyecek kadar ileri gideceğim…” (F. Office kaynağına dayanarak Sakarya’dan İzmir’e, s. 268).

İngiltere bu gerçeğin zaten bilincinde olduğu için Yunan ordusunu maddî manevî desteği ile beslemektedir. Yardımlarının sonucunu görmek için de Yunan ordusunun uzman subaylarıyla baştan doruğa denetleterek raporlar düzenlettirmiştir. Rapor metinlerinden bir iki örneği aşağıda sunuyoruz:

“… Yunan ordusu pek müessir bir savaş makinesidir. Mart ayında İnönü’deki başarısızlık Yunanlılar için büyük bir ders olmuştur. Her şey yeni baştan düzene konulmuştur. Askerlerin giyim-kuşamları pek iyidir. Ulaştırma ve muhabere ıslah edilmiştir. Disiplin ve moral fevkalâdedir. Yunan askerlerinin Anadolu’daki mücadeleyi kesin olarak kazanacağına inanıyorum…” Albay Naire.

General Marden ‘in Raporu:

İngilizler, Naire’nin raporu ile yetinmemiş, Yunan ordusunun taarruz gününü denetlemesi ve bir rapor vermesi için Tümgeneral Marden’i görevlendirmiştir. General, Yunan ordusunu sıkı bir denetimden geçirmiştir. İzlenimleri çok iyidir: Yunan’ın cephanesi çok boldur; tüm savaş araç ve gereçleri Türklere göre en az 1’e 2 oranındadır…

Uzun rapordan çıkarılan sonuca göre, Yunan ordusu büyük bir zafer kazanacak mükemmeliyettedir. Nitekim, 10 Temmuz’da başlayan Eskişehir-Kütahya harbini kazanarak efendilerinin yüzünü kara çıkarmamışlardır. Kuvvet dengesi yarı yarıya Türklerin aleyhinde olan bu muharebeler sonunda Türk ordusu Sakarya’nın gerisine çekilmiştir.

Raporların kesin dili, Kütahya-Eskişehir muharebelerinin kazanılmış olması, Yunan ordusunun Türk ordusuna karşı her zaman üstün durumda olduğu, hatta bir imha muharebesini kesinlikle kazanabileceği hakkında kanaatleri perçinlemiştir.

Fethi Bey’in günlerce Bakan kapılarında randevu dilencisi derecesine düşürülmesinin ve alabildiğine hafife alınmasının etkenlerinden başlıcası bu güven duygusudur. Bir de İngiliz askerî uzmanlarının “Yunan müstahkem mevkilerini Türkler üç ayda aşabilirse üç günde aştık diye övünebilirler” palavrası İngiliz politikacılarını büsbütün rehavete itmiştir. Ama, İngiliz askerî makamları politikacılar kadar iyimser değildir. Özellikle İngiliz Genelkurmayı bir Yunan başarısına karşı daima kuşkuludur.

İşte tarihte belki de eşi görülmemiş bir gizlilik içinde yürütülen taarruz hazırlığı evresi sona erer ve 26 Ağustos’un alaca karanlığında, yine tarihte benzeri görülmemiş bir hızla beş gün içinde askerî uzmanların, ‘Türk ordusunu imha edebilecek bir güçte’ olduğunu raporlarla belirttiği, 200 bin kişilik Yunan ordusu beş gün içinde dağılıp çözülüverdi. Türk İçişleri Bakanı Fethi Bey’i günlerce kapısında bekleten Lloyd George, büyük bir telâş içinde Mustafa Kemal Paşa’dan ateş kesmesi için İstanbul İşgal Kuvvetleri aracılığı ile ricada bulunmak zorunda kaldı.

İngiliz kabinesi de karışmıştı. Başbakan ve Dışişleri Bakanı’ndan, Fethi Bey’in dinlememiş olmasının hesabını soruyorlardı. Ve Başbakan Avam Kamarası’nda kekeleyerek kendini savunmaya çalışırken, savunma gücünü tamamen kaybetmiş olan Yunan ordusunun kılıç artıkları savaş meydanında 18 bin ölü, 16 bin yaralı ve 35 bin tutsak bırakarak İzmir’e doğru kaçıyordu. Büyük Mustafa Kemal’in stratejisi başarıya ulaşmıştı.

Ve Mustafa Kemal Atatürk, ülkesini dünya devletleri arasında lâyık olduğu yere getirmek, çağdaş uygarlık düzeyine yüceltmek için yeni stratejilere hazırlanıyordu.

**Dr. Salahi Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde İngilizlerin Eline Geçen T.B.M.M Gizli Tutanakları, ayrı basım.

– Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK
Atatürkün Fikir ve Düşünceleri Sayfanın Tepesine Git

KURTULUŞ SAVAŞI (ASKERÎ VE SİYASÎ ZAFERLER)

Doğu Cephesi'nde başarılar
Ermeniler tarafından işgal edilen Kars Kalesi'nin, 30 Ekim 1920'de geri alınması üzerine Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'ya çektiği telgraftan:
Kars gibi bir kalenin zaptı, her milletin tarihinde nadir olan olağanüstü bir askerî başarıdır. Fakat bugün asıl önemi, iç ve dış her taraftan karşılaştığı insafsız, ortadan kaldırıcı saldırılar karşısında yaşama hakkını kanıtlama görevine düşen soylu ve mazlum milletimizin bu kesin başarı sonucu ile büyük bir teselli hissi ve güven duymasıdır. Sizi ve komutan ve asker bütün şanlı arkadaşlarımızı tam bir övünç ve güvenle takdir ve tebrik ediyoruz.
1920 (Atatürk'ün T.T.B.IV, s 359)
  
Batı Cephesi ve Birinci İnönü Savaşı
 
Birinci İnönü Meydan Savaşı, Devrim Tarihimizin çok önemli, çok verimli bir sayfasıdır. Gelecek kuşaklar ve bütün dünya bu sayfayı araştırıp inceledikçe, Türk inkılâbını yapan bugünkü Türk ordusunu ve bu orduyu bağrından çıkaran bugünkü Türk topluluğunu, elbette saygı ile anacak ve takdir edecektir. 
1925 (Atatürk'ün S.D. II, s. 205)
Yaşama ve bağımsızlık amacımız, istilâ ve saldırı tutkusuyla çarpışıyordu. Sonunda Ocak ayının on birinci günü sabahı savaş meydanı, haklı amacın zafer olarak doğuşuna bir belirti alanı oldu. Yeni Türkiye Devleti'nin küçük, fakat millî ülkülü genç ordusu, en dar bir hesapla üç misli düşmanı İnönü Meydan Savaşı'nda mağlup etti. Strateji sanatının en ince gereklerini isabetle uyguladı. Yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlık tutkusu, gösterişten uzak bir varlık içinde söndürülmesi imkânsız bir ateşin yok edici alevleriyle kendini ve yeni devletin yapısındaki manevî sağlamlığı Birinci İnönü Meydan Savaşı'nda dünyaya kanıtladı.
1924 (Atatürk'ün S.D.III, s. 73)
Birinci İnönü savaş meydanının ufuklarında yükselen zafer güneşi, Türk milletinin yüksek erdem ve maneviyatının belirtisidir. Bu doğuş karşısında, büyük bozgunlar oldu! Birinci İnönü Zaferi, İkinci İnönü Zaferi'nin, Sakarya büyük kanlı savaşının ve en sonunda Türk vatanının, Türk bağımsızlığının ilk zafer müjdecisi olmuştur. Bu sebeple Birinci İnönü Meydan Savaşı'nı kazanan Türk ordusunun bütün mensupları, dünya tarihinde unutulmaz şanlı bir destan sahibi olarak sonsuza dek yaşayacaklardır.
1925 (Atatürk'ün S.D. 11, s. 206)
 
Birinci İnönü Zaferi üzerine, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet (İnönü) Bey'e gönderdiği telgraf:
İnönü Meydan Savaşı'nda Batı Cephesi kıt'alarının üstün komutanız altında kazandıkları kesin galibiyet nedeniyle size ve kahraman ordunuzun bütün komutanlarıyla subay ve erlerine Büyük Millet Meclisi'nin kalpten tebriklerini takdim ve bu başarının kutsal topraklarımızı düşman istilâsından toptan kurtaracak olan kesin zafere bir hayırlı başlangıç olmasını Allah'tan diler ve bu tebriklerin bütün Batı Ordusu er ve subaylarına ulaştırılmasını rica ederim.
1921 (Atatürk'ün T.T.B.IV, s.368)
İkinci İnönü Savaşı
İkinci İnönü Savaşı, milletimizin davasındaki isabet ve kutsallığı  bütün dünyaya duyurdu. Yunan iddialarındaki sahtelik de bütün dünyaca anlaşıldı. ..Yunanlılar, sorunun tahmin ettikleri kadar basit olmadığını İkinci İnönü Savaşı'nda anladılar. Bunun üzerine genel seferberlik şeklinde esaslı bir şekilde önlemlere başvurdular. Bütün ordularıyla ciddî bir savaşa karar verdiler.      1922 (Atatürk'ün S.D.I, s. 234)
İkinci İnönü Zaferi üzerine, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği telgraf:
Bütün dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Savaşları'nda üstlendiğiniz görev kadar ağır bir görev üstlenmiş komutanlar enderdir. Milletimizin bağımsızlığı ve hayatı, dâhiyane yönetiminiz altında şerefle görevlerini yapan komuta ve silâh arkadaşlarınızın gönlüne ve vatanseverliğine büyük güvenle dayanıyordu. Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters giden talihini de yendiniz. İstilâ altındaki talihsiz topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün en uzak köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istilâ tutkusu, çabanızın ve vatanseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.
Adınızı, tarihin övünç yazıtına kaydeden ve bütün milleti hakkınızda sonsuz gönül borcu ve teşekküre yönelten büyük kutsal savaş ve zaferinizi tebrik ederken, üstünde durduğunuz tepenin size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref meydanı seyrettirdiği kadar, milletimiz ve kendiniz için yükselme pırıltısı ile dolu bir geleceğin ufkuna da baktığını ve egemen olduğunu söylemek isterim.
1921 (Nutuk II, s. 580-581)
 
  
Sakarya Meydan Savaşı'na hazırlanmada Anadolu halkının özverisi
 
Gerçekten milletimiz, düşmanın hazırlıklarına karşılık verme için hiçbir özveriden çekinmedi. Ordumuzu kuvvetlendirmek için para, insan, silâh, hayvan, araba kısacası her ne gerekse son derece istekle verdi. Avrupa'nın en eksiksiz araçlarıyla donatılmış olan Konstantin ordusundan ordumuzun araç ve gereç bakımından da geri kalmaması ve hatta ona üstünlüğü gibi inanılmaz mucizeyi Anadolu halkının özverisine borçluyuz.
Millî amaç uğrunda millet bireylerinin özel çıkarlarını küçümseme hususunda gösterdikleri harikalar, torunlarımız ve evlâtlarımızın daima övünme konusu olacaktır. Bu genel çabalar sayesindedir ki ordumuz ölümü küçümseme için hiçbir dakika tereddüt etmeyecek şekilde yüksek bir manevî kuvvetle düşman üzerine atıldı. Canımızı, namusumuzu almak üzere Haymana ovalarına kadar gelen düşman askerleri esir düştükleri zaman onurlu askerlerimizden ilk yalvarma seslenişi olarak bir parça ekmek istemeleri manzarası, mağrur düşmanlarımızın sonunu gösteren anlamlı bir levhadır. Bu derece büyük bir özveri duygusuyla topraklarını savunan milletimiz ne kadar övünse haklıdır. Bağımsızlık mücadelemizde ilâhî yardımını Türk milletinden esirgemeyen Cenab-ı Hakk'a minnet ve teşekkürü asla unutmayalım.
1921 (Atatürk'ün T.T.B.1V, s.411)

Atatürk'ün Başkomutan oluşu, ordu ve millete seslenişi
Başkomutan olduğu gün ordu ve millete yayınladığı bildirgeden:
Bütün kahramanca meziyetlerini ve yüksek niteliklerini en önemli savaş meydanlarında tanıdığım ordumuzun yönetici ve yüksek komuta kuruluyla özverili subaylarına ve kahraman erlerine ve atalarımızdan geçen seçkin niteliklerle belirgin bütün millet bireylerine sesleniyorum: Milletin alın yazısına el koymuş bulunan Büyük Millet Meclisi bugün beni, ordunun başarı sağlamasını üstlenen bütün önlemlerde tam yetkiyle donatarak Meclis Başkanlığından başka bütün Ordular Başkomutanlığı ile görevlendirdi.
Sizlere bu bildirgeyi yazdığım dakikadan itibaren Allah'ın yardımına dayanarak ve övünerek bu büyük ve şerefli görevi yapmaya başlamış bulunuyorum. Bana bu görevi vermiş olan Meclis'in ve o Meclis'te beliren milletin kesin iradesi hareket şeklimin odağını oluşturacaktır. Hiçbir sebep ve şekilde değiştirilmesine imkân olmayan bu kesin irade, ne olursa olsun düşman ordusunu yok etmek ve bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu anayurdumuzun kutsal ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır. Memleket ve milletin maddî ve manevî bütün kuvvetlerini bu sonucun elde edilmesi yoluna yöneltme için hiçbir önlem ve girişimde ihmal gösterilmeyecek ve ne yer ve zaman ile, ne de vatan kavramı karşısında ayrıntılardan ibaret kalan diğer düşüncelerle ilgisi olmayarak düşman ordusunun yok edilmesinden ibaret olan bu tek amacın elde edilmesi için gereken her şey yapılacaktır. Yardım ve başarı Allah'tandır. 
1921 (Atatürk'ün T.T.B.IV,  s393)
Sakarya Meydan Savaşı
Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun Sakarya'da kazanmış olduğu meydan savaşı, pek büyük bir meydan savaşıdır. Savaş tarihinde benzeri belki olmayan bir meydan savaşıdır. Büyük meydan savaşlarından biri olan Mukden Meydan Savaşı* bile yirmi bir gün devam etmemiştir.
1921 (Atatürk'ün S.D. I, s. 177)
13 Eylül 1921 günü Sakarya nehrinin doğusunda düşman ordusundan eser kalmadı. Böylece 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe kadar, bu günleri de içine almak üzere, yirmi iki gün ve yirmi iki gece aralıksız devam eden Sakarya Büyük Kanlı Savaşı, yeni Türk Devleti'nin tarihine,dünya tarihinde ender olan büyük bir meydan savaşı örneği kaydetti. 
1927 (Nutuk II, s.618)
Kendisine yasa ile Gazi ünvanı ve Mareşal rütbesi verilmesi üzerine, orduya yayınladığı bildirgeden:
Arkadaşlar! Milletimizi yabancıların elinde köle olmuş görmemek için giriştiğimiz bu savaşta, Sakarya Zaferi gibi adı daima anılacak yeni ve büyük bir zafer kazandınız. Benim gibi ömrünü yıllardan beri saflarınızın yanında geçirmiş olan bir silâh arkadaşınız, ezilmiş, kahredilmiş düşmanın geri çekilişinden sonra hakkınızda duyduğum takdir ve hayret, gönül borcu ve teşekkürü ordunun her bireyi, memleketin her tarafından duyacak kadar yüksek sesle söylemeye gerek gördüm. Sakarya boyunda verdiğimiz savaş, çok önceki savaşlarımızda olduğu gibi anavatanın yalnız bir köşesini, ufak veya büyük bir parçasını tehlikeye düşürmüyordu. Orada biz bütün memleket, bütün varlığımız ve bağımsızlığımız uğruna denecek kadar önemli büyük bir savaşa giriştik. Yirmi bir gün yirmi bir gece milletin bağımsızlık fikriyle bir milletin istilâ ve yağma fikri birbiriyle boğuştu. Sizin başını eğmeye razı olmayan bağımsızlık fikriniz, ilerleyen düşmanı bozularak geri çekilmek zorunda bıraktı. Kızgın bir ufuk üzerinde tüten ve yanan yüzlerce köylerimizi arkasında bırakarak düşman ordusu, ceza önünde kaçan bir cani gibi geldiği yerlere gidiyor. Halbuki o, bir savaş değil yalnız bir akın düşünüyordu. Fikir ve imanın kayıtsız şartsız kuvvetine, kazandığınız zafer kadar büyük bir kanıt olamaz. Mazlum milletimizi tarihin en tehlikeli bir zamanında yeniden ışığa ve kurtuluşa kavuşturan bu savaşta,sizin Başkomutanınız olmaktan dolayı bir insan kalbi için alında yazılı olabilecek en derin mutluluk ve övüncü duydum. 
1921 (Atatürk'ün T.T.B.IV, s.413-414)
Afyon*, kesin sonucu teminde çok hesaplı ve belki bu itibarla daha büyük harekâta sahne olmuş ise de Sakarya'nın değer ve büyüklüğü hiçbir zaman eksilmez. Gerçi, Sakarya da hesapsız bir meydan savaşı değildi. Fakat bunun hesabı yalnız çok büyük milletimizin yurtseverlik ve yüceliğine dayandırılmıştı. Millet, kendisinde var olduğuna emin bulunduğumuz bu yurtseverlik ve yüceliği fazlasıyla gösterdi. Büyük Millet Meclisi'nin verdiği yetkilerle donanmış Başkomutan, bir iki bildirge ile millete durumu ve görevleri hatırlattı. Bu sesleniş, bütün bir milleti, bütün bir hükümet örgütünü şahlandırmaya yetti. O zaman her taraftan koşuldu ve ancak böylelikledir ki Sakarya'da Türk tarihinin harikası gerçekleşti. 
1924 (Atatürk'ün S.D.V,s. 104)

Sakarya Meydan Savaşı 'nda subay ve erlerimizin kahramanlıkları
Subaylarımızın kahramanlıkları hakkında söyleyecek söz bulamam, yalnız ifadede isabet edebilmek için diyebilirim ki, bu savaş subay savaşı olmuştur. Bu sebeple subay arkadaşlarımın en ufak rütbelisinden en büyük rütbelisine kadar değer ve özverilerini bütün kalp ve vicdanımla ve takdirlerle anarım. Bireylerimizi övüşten, övmeden çok yüksek görürüm. Zaten bu milletin evlâdı başka türlü düşünülemez. Bu milletin evlâtlarının özverileri, kahramanlıkları için ölçü bulunamaz. Askerlerimiz hakkında yeni bir şey ilâve etmek isterim: Kahraman Türk askeri, Anadolu savaşlarının anlamını anlamış, yeni bir ülkü ile savaşmıştır. Böyle evlâtlara ve böyle evlâtlardan oluşmuş ordulara sahip bir millet, elbette hakkını ve bağımsızlığını bütün anlamıyla korumayı başaracaktır. Böyle bir milleti bağımsızlığından yoksun bırakmaya kalkışmak hayal ile zaman geçirmektir.
1921 (Atatürk'ün S.D. I, s. 178)

Atatürk'e Gazi unvanı ve Mareşal rütbesi verilmesi
 
Kendisine yasa ile Gazi unvanı ve Mareşal rütbesi verilmesi üzerine orduya yayınladığı bildirgeden:
Sizin gibi komutanları, subayları, erleri olan bir millete yabancı egemenliği altında köle olmak mümkün değildir. Bu defa Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hakkımda yeni bir rütbe ve unvan ile beliren ilgi ve sevgisi doğrudan doğruya size aittir. Milletin verdiği bu rütbe ile yükselen ordu en şerefli, en ulu bir savaş ile seçkinleşen yine ordudur. Zafer nedeniyle sizin kahramanlıklarınızla, sizin gösterdiğiniz sonsuz özveriler karşılığında kazanılan bu büyük galibiyetin millet tarafından takdirine aracılık eden bu rütbe ve unvanı ancak size mal ederek bütün askerlik yaşamımın en büyük övünme konusu olarak taşıyacağım.
1921 (Atatürk'ün T.T.B.IV, s.414)

26 Ağustos'ta Türk topçuları
Arkadaşlar! Topçularımız bu mevzilere gece geldiler ve karanlık içinde mevzi aldılar ve günün ağarmasıyla beraber bütün dünyanın gözleri açıldığı zaman, ateşe başladılar. Tam bir takdir ve saygıyla bunu anmak isterim ki, topçularımızın o gün göstermiş olduğu ustalık ve anlayış, bütün dünya topçuları için örnek olacak nitelikte idi. Askerlik hayatımda bu kadar eksiksiz bir topçu ve bu kadar eksiksiz yönetilmiş bir topçu ateşi nadiren gördüm. Topçularımız, saat 4.30'da atışa başladılar; bilirsiniz ki, topçulukta evvelâ ateş düzenlemek için, atış yapılır. Yarım saat içinde bütün bu cephe üstünde atış düzenlenmiş ve saat beşte, yani yarım saat sonra, bu saydığım hedefler üzerine şiddetle etki atışına başlanmıştır. Bu mevziler, çok ve çok sağlamdı. Bu mevzilerin savunma ile ilgili değerini en son inceleyen bir İngiliz Kurmayı'nın verdiği raporda, "Eğer Türkler, bu mevzileri dört, beş ayda işgal ederlerse, bir günde düşürdüklerini iddia edebilirler." deniliyordu. Fakat Türklere, bu mevzileri ele geçirmek için üç dört ay değil, bir gün de değil, yalnız bir saat yetmişti.   
1922 (Atatürk'ün S.D. I, s. 244-245)

Süvarilerimizin yiğitliği
Bütün bu savaşlar* olurken, süvarilerimiz tamamen düşman birliklerinin gerilerinde olmak üzere hareket ediyordu. Meselâ, Olucak'ta ve Başkilise'de bazen piyade gibi, ateş savaşı yaptı ve fakat ekseriya, kılıcını çekti ve dört nala düşman safları içerisine girdi. Süvarilerimizin burada gösterdiği yiğitlik, zihinde canlandırmanın üstündedir ve anlatılması mümkün değildir. Henüz savaşa girmemiş taze düşman tümenlerini görür görmez, süvarilerimiz sabır gösteremiyorlardı, bunları durdurmaya imkân yoktu ve derhal kılıcını çekiyor ve düşman içerisine dalıyorlardı. Gerçekten, bu kahramanlık sayesinde batıya çekilmek isteyen düşman birlikleri durmaya ve vaziyet almaya mecbur edildi ve o esnada bir taraftan piyadelerimiz ve topçularımız yetişti ve düşmanı tekrar savaşa mecbur ettik.
1922 (Atatürk'ün S.D.I, s. 249-250)

30 Ağustos Meydan Savaşı ve Şehit Asker Anıtı
Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son dönemi olan 30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Millî tarihimiz çok büyük ve Çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu ve bütün tarihe, yalnız
bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni yön vermekte kesin etkili böyle bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk Devleti'nin, genç Türk Cumhuriyeti'nin temeli burada sağlamlaştırıldı; ölümsüz yaşamı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçan şehit ruhları, Devlet ve Cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır. Burada temelini attığımız "Şehit Asker" anıtı, işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, özverili ve kahraman Türk milletini temsil edecektir. Bu anıt, Türk vatanına göz dikeceklere, Türk'ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, hücumunu, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.
1924 ( Atatürk'ün S.D. II, s. 178-179)
Öğleden sonra düşman, ateşten bir daire içine alınmıştı ve gözlerimle görüyordum ki düşman, şaşkınlık işaretleri gösteriyordu. Kuzeye, doğuya, batıya, güneye başvuruyorlardı. Her taraf ateş ile kapanmış idi, aynı zamanda piyadelerimiz ateşten vazgeçerek, süngülerini taktı ve bir an önce düşman mevzilerine  girmek için saldırdılar.
Bu son durumdan iki buçuk saat sonra, süngülerimiz
düşman göğsüne girmiş ve sorun çözümlenmiş bulunuyordu. Aynı zamanda gece yaklaşıyordu ve sanki, gecenin karanlığı pek feci olan bu manzarayı, dünyanın gözlerinden saklamak için acele ediyordu. Gerçekten arkadaşlar, bu savaş cephesini ertesi günü gezdiğim zaman, üzüntü duymaktan kendimi alıkoyamadım. Bir asker için ve herhangi bir asker için, bu durum üzüntüyü gerektirir. Fakat, Allah'ın bunlara bunu yazgı olarak belirlemiş olmasına göre, burada bu duruma girenler asker değildir; bunlar herhalde caniler ve katillerdir. 
1921 (Atatürk'ün S.D.I, s. 251)
Bu Anadolu Zaferi, tarih arasında, bir millet tarafından bütünüyle benimsenen bir fikrin, ne kadar güçlü ve ne kadar zinde bir kuvvet olduğunun en güzel bir örneği olarak kalacaktır. 
1923 (Atatürk'ün S.D. I, s. 260)
Biz, bu harekâtı, sonucunu bütünüyle bilerek yaptık. Bütün bunlar, belki bütün dünyaya hayret verecek niteliktedir.Onun için, ordumuzun kudretini anlamayan ve anlamaktan âciz olanlar, bu çok büyük eseri beklenmedik bir tesadüf eseri gibi göstermek istiyorlar; fakat, hiçbir zaman öyle değildir. Harekât bütün ayrıntılarına kadar bütünüyle düşünülmüş, belirlenmiş, hazırlanmış, yönetilmiş ve sonuçlandırılmıştır. 
1922 (Atatürk'ün S.D. I, s. 256)
Beni, milletim, Türk milleti, güven ve itimadına lâyık görerek bu harekâtın başında bulundurdu. Bu görev ve memuriyetimin mutlu anısını milletime karşı daima en derin minnettarlıklarla duygulanmış olarak zevk ile, övünç ile koruyorum. Görevlerini milletin vicdanî arzusuna, gerçek gereksinimine, yalnız onun yüksek iradesine uyarak yapmış olanlara mahsus bir vicdan rahatlığı ile bugün huzurunuzda bulunurken duyduğum mutluluğu ifade edemem.
1924 (Atatürk'ün S.D.II, s.174)
Milletin yazgısını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, kararsızlık yerine kararlılık ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin yiğit ve kahraman ordularının başında, bir asker bağlılığı ve davranışıyla emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnunluk içindeyim. Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve saygıdeğer arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri özgürlük ve bağımsızlık fikrinin zaferi nedeniyle tebrik ediyorum.
1922 (Atatürk'ün S.D. I, s. 240)

30 Ağustos'un önemi
Afyonkarahisar – Dumlupınar Meydan Savaşı ve ondan sonra düşman ordusunu bütünüyle ortadan kaldıran veya tutsak eden ve kılıçtan kurtulanları Akdeniz'e, Marmara'ya döken harekâtımızı açıklama ve niteleme için söz söylemeyi gereksiz sayarım. Her evresiyle düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk subay ve komuta kurulunun yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha belirleyen çok büyük bir eserdir. Bu eser, Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık fikrinin ölmez anıtıdır. Bu eseri meydana getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun Başkomutanı olduğumdan, daima mutlu ve bahtiyarım. 
1927 (Nutuk II, s. 677)
  
Bizim bu büyük zaferimizin doğuracağı büyük sonuçlar, yalnız Türkiye'nin yazgısı üzerine etkili olmakla kalmayacak, aynı zamanda bütün zulüm görmüş milletleri, kendi yaşam ve bağımsızlıklarını tehdit eden ve baskılayan zalimler aleyhine hareket için yüreklendirecektir.
1922 (Atatürk'ün T.T.B. IV, s. 479)

30 Ağustos Zaferi ve Türk askeri
30 Ağustos Zafer Bayramı'nda tebrikleri kabul ederken söylemiştir:
Bu zaferi kazanan ben değilim. Bunu asıl, tel örgüleri hiçe sayarak atlayan, savaş meydanında can veren, yaralanan, kendini esirgemeden düşmanın üzerine atılarak Akdeniz yolunu Türk süngülerine açan kahraman askerler kazanmıştır. Ne yazık ki onların her birinin adını Kocatepe'nin sırtlarına yazmak mümkün değildir. Fakat, hepsinin ortak bir adı vardır: Türk askeri! Tebriklerinizi onların adına kabul ediyorum!       
1928 (İbrahim Necmi Dilmen, Atatürk Anekdotlar,Der: Kemal Arıburnu, s. 120)

İzmir'e doğru
30 Ağustos Zaferi'nden sonra 1 Eylül 1922 günü orduya yayınladığı bildirgeden:
Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan savaşları verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin zihinsel güçlerini ve kahramanlık ve vatanseverlik kaynaklarını yarışırcasına göstermeye devam etmesini isterim.
Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir. İleri!
1922 (Atatürk'ün T.T.B. IV, s. 449-450)
Ordularımız, asıl kuvvetleri ve bütün savaş gereçleri ile dört yüz kilometreyi on gün içinde aşıp geçtiler. Diyebilirim ki, süvari tümenlerimizle piyade birliklerimiz düşmanı ezip İzmir'e yürümekte birbirleriyle yarış etmişlerdir. İzmir rıhtımında süvarilerimizin kılıçları denizde resim gibi şekillenirken, piyadelerimiz Kadifekale'de Türk bayrağını göğe yükselttiler. Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının, savaş tarihine verdiği son harekât örneğinin değeri, bu harekât bütün evreleriyle incelendikten sonra ve belki bugün değil, yarın anlaşılabilecektir. Büyük orduların yürüyüş birimi yanlış hatırlamıyorsak, günde 20-25 kilometredir. Bundan dolayı, askerlerimize İzmir'e kavuşmak için her gün bu uzaklığı aşıp geçirten kuvvet kaynağının, ne yüce bir vatan aşkı olduğunu anlamak güç değildir.
1922 (Atatürk'ün S.D.III, s 39)
 

Türk ordusunun 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girişinden sonra orduya teşekkür mesajı:
İlk verdiğim Akdeniz hedefine varmakta, orduların gösterdiği gayret ve özveriyi saygı ve takdirle anarım. Elde edilen büyük zaferde gerçek etken olan değerli arkadaşlarıma bütün samimiyetimle teşekkür ve tebriklerimi bildiririm. Orduların bundan sonra verilecek hedeflerin elde edilişinde de aynı istek ve özveriyi göstereceklerine güvenim tamdır.
1922 (Atatürk'ün T.T.B.N, s.457)
Ordularımızın stratejisi ve yerleştirme harekâtı günlerce düşmanın gözü önünde ve uçakların keşif uçuşları altında seyretti. Bu hareketimizi baskın zannediyorlarsa söylediklerinin doğru olması gerekir. Fakat, ben zannediyorum ki, Yunan komutanlarıyla genelkurmayı, ordularımızın hazırlığından ve harekâtından haberli idi. Ancak ordularına ve özellikle Afyonkarahisar, Seyitgazi, Eskişehir ve bütün cephelerde bir yıldan beri çalışarak oluşturdukları ve her çeşit araçla destekleyip donattıkları sağlam mevzilerine, fazla sayıda topçularına, sayısız cephane kaynaklarına gereğinden fazla güveniyorlardı. Şu gerçeği anlamazlıktan geliyorlardı ki, insanların mücadelesinde, saldırıları durduracak en kuvvetli yer, iman dolu göğüslerdir.
1922 (Atatürk'ün S.D.1II, s.37)
12 Eylül 1922 günü millete bildirgesinden: Büyük ve soylu Türk milleti! Anadolu'nun kurtuluşu zaferini tebrik ederken sana İzmir'den, Bursa'dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selâmını da takdim ediyorum.
1922 (Atatürk'ün T.T.B.IV, s .459)
18.9.1922 günü İzmir'de Yakup Kadri'ye söyledikleri:
– Millî Mücadelemizin bu evresi kapanmıştır; şimdi ikinci evresini açmamız gerekiyor.
1922 (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vatan Yolundu, s. 176)

Zaferin sırrı
Türk komutanları komuta etmesini, Türk askeri ölmesini bildi. Savaşı kazanışımızın sırrı bundan ibarettir.
1922 (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, s. 90)
Türk tarihinde askerlerimiz, ilk defa olarak ülküleri uğrunda yüce bir amaçla savaşmış bulunuyorlar. Askerlerimiz, ayakları altında bir metre yüksekliğinde çukur, çamur bulunmasına rağmen düşmanlarına karşı koşa koşa, sevine sevine gidip savaşmışlardır. 
1925 (Atatürk'ün S.D.V, s. 35)
 
En büyük komutanından en genç erine kadar ordularımızda egemen olan fikir, milletin gösterdiği görev uğrunda şehit olmaktır. Bunu savaş meydanında yakından görerek büyük milletime haber veriyorum.
1922 (Atatürk'ün T.T.B.FV, s.450)
Bugün mutluluğunu duyduğumuz zaferi, sadece milletimizin kararlılığı ve imanı, kudreti ve Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının süngüleri kazanmıştır. Üzerinde başka türlü hiçbir kuvvet, hiçbir baskı yoktur ve olmamıştır. Milletin ve ordularının yeteneği, bütün millî isteklerimizi elde edecek derecededir. 
1922 (Atatürk'ün S.D.H, s.41)

Zaferler hakkında 
 
Vatanın kurtuluşu, milletin görüş ve yönetimi kendi alın yazısı üzerinde kayıtsız şartsız egemen olduğu zaman başlamış ve ancak milletin vicdanından doğan ordularla olumlu ve kesin sonuçlara kavuşmuştur.
1922 (Atatürk'ün T.T.B. IV, s.459)
Memleketimizi hiçbir hak ve adalete dayanmayarak çiğnemek ve çiğnetmek girişimi, zafer kazanan ordumuzun özverili ve canını verircesine gayretiyle lâyık olduğu başarısızlığa uğratılmış ve milletimiz, tarihin nadir kaydettiği bir zafer kazanarak sevgili yurdumuzu kurtarmıştır.
1923 (Atatürk'ün S.D. I, s.290)
Şunu bir gerçek olarak biliniz ki, şeref hiçbir zaman bir adamın değil, bütün milletindir. Eğer yapılan işler önemli ise, gösterilen başarılar belli ise, devrimler dikkati çekici ise her birey kendini tebrik etmelidir. Çünkü, böyle büyük şeyleri ancak çok yetenekli olan büyük milletler yapabilir ve bu milletin her bireyi, böyle en yetenekli ve büyük bir millete mensup olduğunu düşünerek kendini tebrik etsin.
1923 (Atatürk'ün S.D.H, s.123)
Bu milletin namusunu, yaşamını, geleceğini kurtarmak için, onun bütün varlığına kasteden kuvvetleri yok etmeye bu milletin yeteneği, soyluluğu, kararlılığı yeterlidir. Bu sözümün doğruluğunu olaylar kanıtladı. Çünkü bu milletin kararlılığı, dayanışması, kahramanlığı sayesinde sonunda düşman mağlup ve perişan edildi. 
1923 (Atatürk'ün S.D.H, s.135)
Bütün bu başarı, yalnız benim eserim değildir ve olamaz. Bütün başarı, bütün milletin karar ve imanıyla çalışmasını birleştirmesi sonucudur; kahraman milletimizin ve seçkin ordumuzun kazandığı başarı ve zaferlerdir.
1928 (Atatürk'ün S.D. II, s. 76-77)
 
Bu zafer, bize bir imkân veriyor. Biz, bu imkânı memleketimizin, milletimizin aydınlık, mutlu ve rahata erişmiş geleceği için kullanacağız! 
1922 (Atatürk'ün S.D.I, s. 260)
Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın, bir 30 Ağustos Zafer Bayramı gecesi sofrada "Paşam, İstiklâl Savaşı'nda Başkomutan olarak savaşlarda verdiğiniz emirler bir yerde toplanmış mıdır? " sorusuna verdiği cevap:
-Bir gün Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin askerî tarihini yazacaklar, belki de benim Başkomutan olarak verdiğim bir yazılı ve imzalı emrime tesadüf etmeyeceklerdir. Savaş arkadaşlarım buradadır, hep bilirler: Ben savaşta daima o cepheden bu cepheye gider, yapılması gereken hareketleri komutanlara yazdırır, onlara not ettirir ve kendilerini de ikna ettikten sonra, "Şimdi ordu birliklerimize derhal bu hareketlerin yapılmasını kendi imzanızla bildiriniz!" derdim.
(Nejat Saner, Atatürk ve Sonrası, Cumhuriyet gazetesi, 4. XI. 1970)
Kahraman Türk ordularının kazandıkları büyük zaferler
de bana düşmüş olan görevleri yapabilmişsem çok bahtiyarım. Yalnız bu noktada bir gerçeği açıklamak için söyleyeyim ki, benim ordularımızı yönelttiğim hedefler, esasen ordularımın her erinin, bütün subaylarının ve komutanlarının görüşlerinin, vicdanlarının, kararlarının, ülkülerinin yönelmiş Olduğu hedefler İdi. 
1928 (Atatürk'ün S.D. II, s. 228)
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin galip orduları yeni zaferler elde etme aşkından uzaklaşmış değildirler. Fakat bu zafer aşkı, milletin kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlama aş
kından ileri gelmektedir. İkincisinin belirmesi, birinciyi gerçekleşmiş kabul ettirebilir. 1923 (Atatürk'ün S.D.II, s.55)
Her evresi vatan için, evlâtlarımızın torunları için şerefli olaylarla dolu büyük bir kahramanlık destanı oluşturan Anadolu savaşlarının heyecan veren ayrıntılarını tarihin diline terk ediyorum. Millet, milletin ruh sanatı, musikisi,edebiyatı ve bütün sanat eserleri, bu kutsal mücadelenin ilâhî ezgilerini sonsuz bir vatan aşkının coşkun heyecanlarıyla daima şakımalıdır. 
1923 (Atatürk'ün S.D.I, s. 305)
30 Ağustos 1922 Zaferi'nden sonra, İngiliz kadın gazeteci Grace Ellison'un "Başarı kazanacağınızdan şüphe ettiğiniz oldu mu?" sorusuna verdiği cevap:
-Hiçbir zaman… Henüz elimizde savaş gereçleri bulunmadığı zamanlarda bile, işin bugünkü sonuçlan alacağını hesap etmiştim. Saldırımızı ertelememize sebep, kan dökmemekti. Bu maksatla saldırıdan önce Fethi Bey*'i Londra'ya gönderdik. Barışı kanla değil, mürekkeple imza etmek istiyorduk. 
1923 (Atatürk'ün S.D.V, s. 97-98)

Şerefli kahramanlara saygı
Geçirdiğimiz buhranlı günlerin şerefli kahramanlarını hep beraber kutlayalım. Onlar arasında savaş meydanların da düşman silahıyla göğüsleri delinmiş bahtiyarlar olduğu gibi yangınlarda, ateşlerde yakılmış talihsiz çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar vardır. Onlar arasında namuslarına sataşılmış, ebediyen ağlamaya mahkûm genç kızlar da vardır. Onlar arasında yurtlarını kaybetmiş aileler, evlâtlarını gömmüş analar vardır ve yine onlar arasında savaştaki namus görevini şerefle yaparak bugün memleketlerine dönmüş gaziler vardır. Onlardan şehitlik şarabını içmiş olanların ruhlarına fatihalar sunalım. 
1923 (Atatürk'ün S.D.I, s. 308-309)
Bu hareketi yapan bir ordunun babalarından ve analarından oluşan milletimiz, bütün dünyaya karşı en yüksek saygı durumunu ve değer düzeyini kazanmıştır. Milletimiz çekinmeksizin övünebilir. Bu, en kuvvetli şartlarla haklıdır ve ben, böyle bir milletin bir bireyi olmakla en büyük mutluluğu hissediyorum. Bu savaş meydanlarında, emsalsiz kahramanlıklar ve yiğitlik göstermiş olan subaylarımızın, erlerimizin ve komutanlarımızın her biri, ayrı ayrı bir menkıbe, bir destan oluşturan harekâtını saygıyla ve takdirle anıyorum. Ve bu yiğitlik meydanlarında Allah'ın rahmetine kavuşan şehitlerimizin aziz ruhlarına hep beraber fatihalar sunalım. 
1922 (Atatürk'ün S.D.I, s. 260)

Zaferi kazanılmasında cephe gerisi
I. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 4. Toplanma Yılı'nı açarken söylemiştir:
Zaferin elde edilişi için geri hizmetlerin düzenlenmesi hususunda yapılan çalışma, pek teşekkür ve takdire değerdir. Bu kelimeleri söylerken ifade etmek istediğim minnettarlık hissi, yalnız resmî dairelerle kısıtlanmış değildir. Bütün yaşam enerjilerini, bütün araçlarını, bağlantılarını ordunun hizmetine hazır hale getiren ve kadın ve çocuklarıyla ordu taşımacılığına katılan saygıdeğer halkın, millet kürsüsünden ifade ettiğim takdir ve teşekküre pek fazla hakkı vardır. Efendiler! Meselenin heyecan verici evreleri üzerinde biraz daha ısrar etmek vicdanî zorunluğunu hissediyorum. Oğullarını ve kocalarını cephenin ateş hattına gönderen ihtiyar babalar ve analarla genç kadınlar, kağnı ve öküzden ibaret bir kutsal birleşim olan yaşam araçlarının başına geçerek orduyu izlemişler ve malzemelerinin ilkelliğine rağmen ruhlarındaki çalışma isteği ve özveri hissiyle düşmanın binlerce otomobilden meydana gelmiş bir taşıma sistemi oluşturan teknik araçlarıyla yarışmışlardır.
1923 (Atatürk'ün S.D.I, s.293-294)

Mudanya Ateşkes Antlaşması
Dört yıl süren emeklerden sonra son kesin zaferimiz üzerine Mudanya Askerî Antlaşması yapıldı ve barış görüşmeleri dönemine geçildi. Bu görüşmeler sırasında da tesadüf ettiğimiz güçlükler pek çoktur. Fakat, ben bunu pek doğal buluyorum. Çünkü bu barış görüşmelerinde sonuca bağlanan hesaplar dört yıllık değil, dört yüz yıllık bir dönemin kötü mirası idi. Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu en görkemli, tantanalı ve kuvvetli dönemlerinden itibaren milletin bağımsızlığı zararına, hayatî çıkarları zararına o kadar çok şey feda etmişti ki, sonuç yalnız kendisinin çöküp batmasından ibaret kalmadı; belki kendinden sonra da memleketin gerçek sahibi olan milleti, hak ve varlığının kanıtı için büyük güçlüklerle karşı karşıya bıraktı.
1923 (Atatürk'ün S.D. I, s. 306)
Edirne şehrini de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından boşaltılmasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'ne teslimi hakkındaki Mudanya Askerî Anlaşması 11 Ekim 1922'de imza edilmiştir. Kazanılan büyük zaferin ilk önemli siyasî sonucu bu şekilde Mudanya Konferansı'nda elde edilmiş oluyor. Ordumuz tarafından fiilen temin edilen tüm Anadolu'nun kesin kurtuluşundan başka, Genel Savaş'ı izleyen en karanlık bir dönemde millet tarafından belirlenen ilkelerin Rumeli batı sınırlarımıza ait olan kısmı da artık gerçekleşmiştir.
1922 (Atatürk'ün T.T.B.IV, s.475)

Türkiye'nin istediği barış (Lozan'a doğru) 
        
Biz bağımsızlığımızı sağlayan bir barış istiyoruz. Bunu sağlanmış görmedikçe yaşayabilmek için muhtaç olduğumuz yaşam gereklerini temin etmek üzere tam bağımsızlığa erişinceye kadar başladığımız işte devam edeceğiz. Milletin ciddî kararı budur. Milletimizin bu kararını mutlaka uygulamak için her türlü önlem zaten alınmış bulunuyor.
1923 (Atatürk'ün S.D.1II, s.60)
Bugün eriştiğimiz barışın, ebedî barış olacağına inanmak, elbette safdillik olur. Bu, o kadar önemli bir gerçektir ki ondan bir an bile boş bulunma, milletin bütün yaşamını tehlikeye atar. Şüphesiz, hukukumuza, şeref ve değerimize saygı gösterildikçe karşılıklı saygıda asla kusur etmeyeceğiz. Fakat ne çare ki, zayıf olanların hukukuna saygının eksik olduğunu veya hiç saygı gösterilmediğini çok acı deneyimlerle öğrendik. Onun için efendiler, bütün ihtimallerin isteyeceği hazırlıkları yapmakta asla gecikemeyiz.
1923 (Atatürk'ün S.D.l, s.307)
Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun ki, millet üç buçuk yıllık kahramanca savaşmadan sonra kendisini sonsuza değin tutsaklık zincirleriyle bağlamak isteyenleri mağlup etmiş ve bağımsızlığına sahip olmuştur. Bütün uygar milletler arasında özgür ve bağımsız olarak milletimizin yer alacağı barış günleri de inşallah gecikmeyecektir. Bu mesut günlere ne büyük özveriler ve güçlükler karşılığında erişeceğimizi asla akıldan çıkarmamak ve gelecekte millet yaşamını tehdit edecek tehlikelere düşmemek için, ona göre şimdiden hazırlanmak ve çalışmak, vatanını seven bütün millet bireylerinin borcudur. Gerçekte vatanımıza ve bağımsızlığımıza göz dikenlere yalnız askerlikte galip gelmek yeterli değildir. Memleketimiz hakkında istilâ emelleri besleyecek olanların her türlü ümitlerini kıracak şekilde siyaset, yönetim ve ekonomi bakımından kuvvetli olmak gerekir.
1922 (Atatürk'ün S.D.II, s.46)

Lozan Konferansı 
  
Ölmüş zannolunan millet, yok olmuş zannolunan bu memleket, yeniden bütün yaşama yeteneğini gösterebilecek bir durum alıyor. Bütün kadınlarıyla, erkekleriyle, ihtiyarlarıyla el ele vererek kendisinin dünyada var olduğunu, bir kere daha kanıtlayacak harikalar gösteriyor. İşte o harikaların doğal sonucu olarak Lozan Konferansı'na davet olunuyoruz. Fakat Efendiler, aslında bizden sorulacak hiçbir hesap yoktur. Geçmişe ait hataların gerçek sorumlusu biz değiliz; Türk milleti değildir. Bu böyle olmakla beraber dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşüyor. Millet ve memleketi gerçek bağımsızlık ve egemenliğine sahip etmek için çalışmak zorunluğu bizim üzerimizde kalıyor. Lozan'da henüz hiçbir olumlu sonuç yoktur. Fakat, bu olumlu sonuç kesinlikle olacaktır. Millet, varlığı için, egemenliği için ne olursa olsun elde etmek zorunda olduğu esasları Misak-ı Millî halinde belirgin biçimde bütün dünyaya ilân etti. Misak-ı Millî'nin anlamını bütün dünya onaylamak zorundadır ki, Türkiye kuvvetiyle, süngüsüyle ve bütün yükümlülüğüyle bunu elde etmiştir. Arta kalan şey, maddeten elde edilmiş olan bu şeyin konferansta, salonda, masada, nerede olursa olsun usulen ve resmen ifadesinden ve onaylanmasından başka bir şey değildir. Bu sonuç er geç, kesinlikle elde edilecektir! Bütün isteklerimiz haktan ibarettir. Bu hak, en doğal ve en açık haklardandır. Hukukumuz bu kadar açık olduktan başka, bu hukuku ne olursa olsun koruma için kudretimiz de vardır, kuvvetimiz de yeterlidir. 
1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 26.12.1929)
Türk barış şartları Misak-ı Millî'nin ilân günü olan 28 Ocak 1920 tarihinden beri bütün dünyaca bilinmektedir. Bu şartlar şu şekilde özetlenebilir: Türkiye'nin millî sınırı içinde siyasal ve ekonomik tam bağımsızlığının onaylanması!
1922 (Atatürk'ün S.D.1II, s. 3O)
Lozan Konferansı, basit bir sorunu çözümle uğraşmıyor. Yeni Türkiye Devleti'nin üç buçuk yıllık sorunlarını çözümle yetinmiyor. Lozan Konferansı, başlangıcı çok eski olan bir mücadelenin derin evrelerini inceleyerek onu olumlu bir sonuca bağlamaya çalışıyor. Şüphe yok ki, karışık bir dengeyi belirli bir sonuca ulaştırmak kolay değildir. Özellikle karışık hesapların sorumlusu da biz değiliz. Düşmanlarımız, yalnız bize ait hesapları sormak gibi adlî, insanî bir düşünüş biçimine sahip olsalardı, sorun iki günde biterdi. Fakat, öyle işe başladılar ki, yüzyılların birikmiş sorunlarını bizden soruyorlar. İtilâf Devletleri olumlu bir sonuca varmak istiyorlarsa, kesinlikle eski düşünüş biçimlerini terk etmek zorunluğundadırlar. Benim gördüğüme göre ulaşılan temel, sonunda barışla sonuçlanacaktır. Bütün milletçe arzuya değer ki barış olsun. Dünyada barışın kurulması hem dünyanın çıkarı, hem bizim çıkarımız gereğidir. Herhalde biz, hem kendi çıkarımıza aykırı olan, hem de dünyanın çıkarına uymayan savaşın devamına asla taraftar değiliz. Böyle olmadığımızı şimdiye kadar çok defalar ilân ettik, kanıtladık. Eğer uygarlık dünyası, bizim bu işte ne kadar samimî olduğumuzu anlarsa, barış için hiçbir engel kalmayacaktır. Fakat, eğer barış isteyenlerin fikri, savaş taraftarlarına galip gelmezse bütün iyi niyet ve samimiyetimize rağmen biz de bu sonucu alın yazısı ve zorunlu sayacağız, alın yazısına uyacağız ve hiç şüphe etmiyorum, bugünkünden daha verimli sonuçlar alacağız. 1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 5-6.12.1929)
Lozan Konferansı düne ve bugüne ait, üç beş yıla ait hesapların sonuca bağlanmasıyla uğraşmakta değildir. Belki, üç, dört yüzyıllık birikmiş ve yoğunlaşmış hesapların görülmesiyle uğraşmaktadır. Onun için bu kadar derin, bu kadar karışık, bu kadar kirli hesapların az zamanda içinden çıkmak kolay değildir.
1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 24.12.1929)
Lozan Barış Antlaşması'nın içine aldığı esasları, diğer barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmaya gerek olmadığı fikrindeyim. Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine, yüzyıllar
dan beri hazırlanmış ve Sevres Antlaşması'yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eder bir belgedir. Osmanlı dönemine ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseridir. 
1927 (Nutuk 11, s. 767)

Lozan Antlaşması
Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Türk milleti için siyasal bir zafer oluşturan bu antlaşmanın, Osmanlı tarihinde benzeri yoktur. Milletimiz, bununla gerçekten övünebilir ve Türk milletinin yüksek bir eseri olan bu antlaşmanın yüksek değerini takdir etmesi gereken gençliğin, bunu geçmişte yapılmış antlaşmalarla karşılaştırması gerekir. Bu nedenle Lozan görüşmelerinde her türlü siyasal mücadelelere göğüs gererek sonucu elde etmede bir zekâ göstermiş olan İsmet Paşa Hazretleri'ni saygı ile hatırlamak görevimdir. 
1927 (Atatürk'ün S.D.V, s. 47)

Montreux Sözleşmesi'ne doğru
Türkiye'nin Boğazları açık bırakmaya razı olduğu Lozan Antlaşmasından beri dünya durumu ve bazı şartlar değişmiştir. Boğazlar, Türk topraklarını iki kısma ayırır; bu nedenle bu deniz geçidinin sağlamlaştırılması Türkiye'nin güvenliği ve savunması için çok önemlidir. O, aynı zaman
da, uluslararası ilişkilerin can alıcı bir unsurudur. Anahtar durumunda böyle önemli bir yer, herhangi maceracı bir saldırganın keyfine ve merhametine bırakılamaz. Türkiye,
muhtemel barış bozucularının, birbirleriyle savaşmak için Boğazlardan geçmesine engel olmaya mecburdur. Türkiye buna asla izin vermeyecektir. 
1935 (Ayın Tarihi, Sayı:l9)

Montreux Sözleşmesi
Montreux Sözleşmesi'nin imzalandığı günün gecesi (18/19 Temmuz 1936) Atatürk tarafından yazdırılmıştır:
Bugün bayram günüdür; sevinç günüdür. Niçin bilir misiniz, ey sevgili yurttaşlar? Çünkü Lozan, Montrö'de taçlandırılmıştır. Lozan tamdır ve tamlığını daima tarihte okutacaktır. Fakat, ona acı ve üzüntü veren ufak bir şey, Boğazlar vardı. İşte o Montrö'de çözümlenmiştir. Eğer Türk yüksek duyarlığı bununla ilgiliyse kesinlikle sevinmektedir, seviniyor ve sevinmelidir.
1936 (Cevat Abbas Gürer, Cumhuriyet gazetesi, 10. XI. 1941)
 
Milletin yüksek karakterine, ordusunun bükülemez pazısına ve uygar insanlığın aldatılamaz sağduyusuna dayanarak ve güvenerek kullanılan zekâ, mantık ve enerjinin, bütün insanlığın gereksinim duyduğu barış ve huzur verici sonuçlar doğurabileceğinin bir kanıtı olan Montrö Konferansı eseri, gerçekten sevinmeye ve sevindirmeye değer bir tarihsel olaydır. 
1936 (Cumhuriyet gazetesi, 21.7.1936)
Türkiye'nin hakkını doğrulamakla yüksek dostluk ve anlayış gösteren Montrö Sözleşmesi tarafları, aynı zamanda kritik devam eden uluslararası durumun bu önemli döneminde, yerleşmesi için herkesin çalışması gereken genel barış işine de değerli hizmet etmiş oldular.
Tarihte birçok defa tartışma ve tutku vesile olmuş olan Boğazlar, artık tamamıyla Türk yönetiminin egemenliğinde, yalnız ticaret ve dostluk ilişkilerinin ulaşım yolu haline girmiştir. Bundan böyle savaşan herhangi bir devletin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi yasaktır.

– 1936 (Atatürk'ün S.D.I, s.376)